Dengeler ve Ölçüler Dünyası

Dengeler ve Ölçüler Dünyası

10 Aralık 2018 Kapalı Yazar: MeyveDergisi

Dengeler ve Ölçüler Dünyası

Prof. Dr. Osman Çakmak

Burnumuzun dibinde nöbet bekleyen hava, ayağımızın altından eksik olmayan toprak, bizi sırayla birbirine teslim eden gece ve gündüz, başı eğik dönen Dünyamız, Dünya’mıza muhafızlık yapan gezegenler, hem lambamız hem sobamız olan Güneş…
Şöyle bir baktığımızda, bütün varlıkların faaliyetlerinin bize baktığını, bizim emrimizde olduğunu fark etmemiz çok da zor değil. Şimdi bu lütufları bir bir görmek için hava tabakaları arasında bir seyahate çıkacağız.

Önce mavi küremize lütfedilen dengeler dünyasına gireceğiz. Tabaka tabaka seyahat yapacağız. Biz insanoğluna sunulan ayrıcalıkları göreceğiz.

Dünyamızın Atmosferinden yeryüzü şekillerine, sıcaklığından manyetik alanına, elementlerinden Güneş’e olan mesafesine kadar her şeyiyle özel ve seçilmiş bir gezegen olarak yaratıldığına şahit olacağız. Öyle ki mavi gezegenimiz; biyosferi ve okyanuslarıyla, uygun biçimde oksitli minerallerden yapılmış kabuğu, zengin silisyum ve buz yatakları, çölleri, ormanları, otlak alanları, tatlı su gölleri, kömür ve petrol yatakları, yanardağları, hayvanları, bitkileri, manyetik alanı, okyanus dibi şekilleri ve hareketli magması ve daha nice unsurları ile bizim için tüm canlılar için özel olarak tasarlandığı her hali ile kendini göstermesi karşısında Yaratan’ın her birimize teveccüh eden ilim, kudret ve lütfu ile sanki bir kâinat hükmünde olduğumuza yakinen şahit olacağız.

Masmavi okyanusları, pamuk gibi bulutları, yemyeşil ormanları ile yakın uzayın en güzel gezegeni olan Dünyamız tahmine göre 4,5 milyar yaşındadır. Sistemdeki diğer gezegenler gibi çeşitli gök cisimlerinin Güneş etrafında hesaplı yörüngesinde dolaştırılmaya başlanırken 4 milyar yıl kadar önce soğumaya başlamış ve o zamandan bu zamana çok değişimlere sahne olmuş, sonuçta en ideal ölçülerdeki havası, suyu, iklimi ve bitki örtüsü ile canlılığa hazır hale gelmiştir.
Tek bir uydusu vardır: Ay. Atmosferi yok denecek kadar az olan ve yüzeyinde su bulunmayan Ay’ın büyük bölümü kayalıktır. Uydumuz hem kendi çevresinde hem de Dünya’nın çevresinde aynı sürede döner. Dünya’mızın çevresinde dolanırken belli bölgeleri Güneş’ten ışık aldığından bizler Ay’ı bir aylık zaman dilimi süresince farklı kalınlıklarda görürüz. Dünyamız ne kadar varlar dünyası ise ay ise o kadar yoklar dünyasıdır. Dünyamızın özel ve seçilmiş statüsünü takdir etmek için ay ile kıyaslamak yeterli olacaktır.
Dünya’nın merkezi akıl almaz ölçüde sıcak bir fırına benzer. Merkezde çok yüksek basınçlı bir kor bölge vardır. Yeryüzünden yaklaşık 6000 kilometre aşağıda olduğu tahmin edilen bu bölgede, hem yoğunluk hem de sıcaklık çok yüksektir.
Aşırı basınç sebebiyle katı halde olan bu kor bölgenin üzerindeki tabakanın yoğunluğu biraz daha düşüktür. Sıvı haldeki bu tabaka büyük oranda demir, bir miktar da nikel ve diğer elementlerden meydana gelir. Bu tabaka, Dünya’mızın manyetik alanını meydana getirir. Pusula ibrelerinin kutuplara doğru eğim göstermesinin sebebi işte bu tabakadaki demirden kaynaklanır.
Dünya’nın merkezi olarak tanımlayabileceğimiz bu çekirdek, Mars’tan bile geniştir. Çekirdeğin üzerindeki katman büyük oranda demir, magnezyum ve kalsiyum içerir. Çekirdekten hemen sonra mezosfer isimli tabaka, onun hemen üstünde de ateş küre vardır. Bu kısımda kayalar kısmen erimiş ve kolayca eğilip bükülebilir haldedir. Yerkabuğu ise bu tabakaların da dışındaki bölümdür. Öteki kayalık gezegenlerin aksine Dünya’mızın yerkabuğu hareketlidir. Depremler ve yanardağ etkinlikleri işte bu hareketler sonucunda meydana gelir.
Dünya’mız, yüzeyinde sıvı halde su bulunduran yegane gezegendir. Hatta yeryüzündeki sular karalardan daha fazla yer kaplar. Öyle ki yerkürenin yaklaşık dörtte üçü deniz sularıyla kaplıdır. Dünya’nın katı örtüsünün adı litosfer, su örtüsününki hidrosfer, hava örtüsününki ise atmosferdir. Bu tabakaların her üçü de son derece hassas, ölçülü, dengeli ve karşılıklı ilişkiler içerisinde yaratılmıştır.

Gelin şimdi hep birlikte mavi küremize lütfedilen bu dengeler dünyasında bir gezinti yapalım; biz insanoğluna sunulmuş ayrıcalıkları görelim.

İdeal Uzaklık
Güneş’le arasındaki ideal uzaklık sayesinde ortalama bir sıcaklık değerine sahip olan Dünyamızda, hoş ve ılıman bir iklim hüküm sürer. Eğer bu hassas uzaklık ayarı olmasaydı da Güneş’e daha uzak bir Dünya’da yaşasaydık, Mars’ta olduğu gibi dondurucu soğuklara maruz kalırdık. Güneş’e daha yakın mesafedeki bir Dünya’da ise Venüs’te olduğu gibi yakıcı sıcaklar içinde bulurduk kendimizi. Güneş enerjisinin fazla değil, % 10 bile daha az gelmesi, yeryüzündeki ortalama sıcaklığın düşmesine, dolayısıyla her yerin metrelerce kalınlıkta buzul tabakasıyla kaplanmasına yol açardı. Enerjideki az bir artış ise, bütün canlıların kavrularak yok olmasına sebep olurdu.

Daha Küçük ya da Daha Büyük Bir Dünya
Dünyamız, kendisinin %8’i kadar olan Merkür gibi küçük veya onun 318 katı olan Jüpiter kadar büyük de yaratılabilirdi. Ancak daha küçük bir Dünya, daha zayıf bir yer çekiminden dolayı gazlarını uzay boşluğuna kaçıran, dolayısıyla atmosfersiz bir dünya demekti. Daha büyük bir Dünya’da ise, artan yer çekimi sebebiyle zehirli gazlar bile yeryüzüne bağlı kalacaktı. Böyle olunca da yoğun gaz ve artan gaz basıncı yüzünden hayat imkânsız hâle gelecekti.

Hikmetli Dönüş
Dünyanın kendi çevresindeki takdir edilen 24 saatlik dönüş süresinde de yine büyük hikmetler görürüz. Eğer bu dönüş süresi çok daha uzun olsaydı belki Dünyamız da ekseni etrafında çok yavaş döndüğünden, gecesi ile gündüzü arasındaki ısı farkı 1000 dereceyi bulan Merkür gibi olurdu. Eğer geceler daha uzun olsaydı, yeryüzü daha fazla soğuyacak; uzun gündüzlerde ise, her yer daha fazla ısınacaktı.

Sularla Kaplı Yeryüzü
Yeryüzünün büyük kısmı toprakla değil de sularla kaplanmıştır. Bu sayede ne kutupların dondurucu soğuğuna, ne de tropikal bölgelerin kavurucu sıcağına maruz kalırız. Gündüz güneş ışınlarıyla çabuk ısınan kara, topladığı bu ısıyı tıpkı bir radyatör gibi çevreye yayar. Büyük bir su kitlesi olan deniz ise, aldığı milyonlarca güneş kalorisine rağmen, ancak birkaç derece ısınabilir. Fakat ısındıktan sonra da, kolay kolay soğumaz. Demek ki denizlerin karalardan fazla oluşu; iklimin düzenlenmesinde, aşırı ısınma ve soğumayı önlemede termostat vazifesi yaparken buharlaşmayla karaların suya olan ihtiyacını da karşılar. Eğer yeryüzü daha az denizle kaplı olsaydı, buharlaşma da azalacak ve daha az yağış sonucu her taraf çölleşecekti.

Başı Eğik Dünya
Yeryüzü sıcaklığının yaşanabilir bir değerde kalması ve rüzgârların doğması için Dünya’nın kendi ekseni etrafında başının 23,27o eğik olması gerekir ve öyledir de. Böylece Ekvator ile Kutuplar arasında yaklaşık 100 derecelik ısı farkı meydana gelir ve bu fark rüzgârların doğması için motor görevi yapar. Böyle bir ısı farkı, fazla engebesi olmayan bir yeryüzünde gerçekleşseydi, hızı saatte 1.000 km’ye varan fırtınalar karşısında hiçbir şey ayakta kalamazdı. Oysaki yeryüzü, kuvvetli hava akımlarını bloke edecek engebelerle donatılmıştır. Bu engebeler; Himalayalar’la başlar, Toroslar’la devam eder, Alpler’e kadar sıradağlar halinde uzanır ve batıda Atlas Okyanusu, doğuda Büyük Okyanus’la birleşir.

Okyanus Akıntıları
Yeryüzünde ısıyı dengeleyen başka sistemler de vardır. Bunlardan birisi de okyanus akıntılarıdır. Okyanusların yüzey akıntıları, yaklaşık yüz metrelik bir derinliği içine alır. Sıcaklığın dengeli bir şekilde yeryüzüne yayılması da yine okyanusların yüzey akıntılarına bağlıdır. Ekvatorda üretilen fazla ısı kuzeye ve güneye doğru okyanus akıntıları vasıtasıyla aktarılır. Bu akıntılar ise rüzgârdan güç alır. Tıpkı bizim nefesimizle suya üflediğimiz zaman meydana gelen dalgalanmalar gibi, okyanuslarda da atmosfer hareketlerinden ileri gelen akıntılar cereyan eder. Her iki yarımkürede de 30–60 derece enlemler arasında bu rüzgârlar batıdan doğuya, Ekvatora yakın bölgelerde ise doğudan batıya doğru eser.
Dünyanın aşırı ısınmasını engellemek için bir görev de bulutlara yüklenmiştir. Sıcaklık arttığında sular daha fazla buharlaşır. Bu da daha fazla bulut oluşumu demektir. Güneş’ten gelen ışınlar bu bulutlar tarafından ayna gibi geri yansıtılır ve yeryüzüne ulaşmaları engellenir.

Korunmuş Tavan
Sonsuz merhamet tecellisi diğer başka sistem ise Dünya’mızın üzerine adeta bir duvak gibi atılmış olan atmosferdir. Atmosfer; kabaca, % 77 azot, % 21 oksijen ve % 1 nispetinde karbondioksit ve argon gibi diğer gazların karışımından ibarettir. Hava dediğimiz bu karışımdaki gazlardan oksijenin o kadar kolay tutuşma özelliği vardır ki %21’in üzerindeki her yüzde birlik oksijen artışının bir yıldırımın orman yangını başlatma ihtimalini % 70 artıracağı tahmin edilmektedir. %25’ten yüksek bir oksijen nispeti ise, şu an kullandığımız nebatî gıdaların büyük bir çoğunluğunun yanıp kül olması demektir. Böyle bir oksijen nispeti durumunda bütün tropik ormanlar ve arktik tundraları yok olacak, dev yangınlardan korunmak mümkün olmayacaktı. Bir de oksijen ve karbondioksit sürekli kullanılıyor olmasına rağmen havadaki nispetleri devamlı korunmaktadır. Bu, harika bir devr-i daim mekanizması sayesindedir ki -biz bozmazsak- bozulmadan devam etmektedir.

Bir Nefes Hava
Hayatımızın her anı, şuurunda olsak da olmasak da nefes alıp vermekle geçer. Çünkü vücudumuzda her an gerçekleşen milyarlarca biyo-kimyevî işlem için oksijene ihtiyaç vardır. Sürekli olarak ciğerlerimize havayı çeker ve sonra da aynı havayı geri veririz. Atmosferdeki oksijen oranının solunum için ideal yoğunlukta bulunması, tesadüfün bu ince tedbire karışamayacağını söyler. Vücudumuzu oksijene muhtaç Yaratan, onu bize bahşetmiştir. Hem de her an ulaşabileceğimiz şekilde soluduğumuz havanın içine en uygun oranda koyarak… Hava almak için uzağa gitmeye çalışıp çabalamaya, ücret ödemeye gerek yok. İhtiyaç hissedince hemen burnumuzun dibinde.

Muazzam Basınç
Sürekli içimize çekip tekrar bıraktığımız hava, tüy gibi hafif olmasına karşın muazzam bir basınca sahiptir ve havanın akışkanlığı, suyun yaklaşık elli katı kadardır. Eğer atmosferin yoğunluğu biraz daha fazla olsaydı, nefes almak bir enjektöre bal çekmek gibi zorlaşacaktı. Peki, atmosfer basıncı şu anki değerinden fazla değil, beşte bir nispetinde düşük olsaydı acaba ne değişirdi? Buharlaşma ve kaynama açık hava basıncının bir fonksiyonu olarak değiştiğine göre, denizlerdeki buharlaşma nispeti artar ve atmosferde yüksek miktarlara varacak olan su buharı, Dünya üzerinde sera tesiri yapardı. Bu da Dünya’da sıcaklığın aşırı derecede yükselmesi demekti. Atmosfer basıncının şu anki değerinden bir kat daha yüksek olması durumunda ise atmosferin su buharı nispeti öylesine azalırdı ki, Dünya üzerindeki karaların tamamına yakını çölleşirdi.

Aydınlatma Görevi
Hava aynı zamanda etrafımızı, aydınlatan bir ayna gibidir ki atmosfer dışındaki uzay boşluğunda bir kitap veya dergiyi okumamız mümkün değildir. Orayı bir lâmba ile de aydınlatamayız. Çünkü uzayda molekül ve atom türü zerreler mevcut değildir. Bu sebeple uzay Güneş’ten ışık alıyor olmasına rağmen karanlıktır. Çünkü ışınlar ancak çarpacağı maddî tanecik veya cisim bulunca bizleri kendi varlığından haberdar edebilir. Maddî bir parçacığa çarpan ışık, havai fişek gibi saçılarak ısı ve ışık halinde etrafa yayılır. Yani ışık ve madde ikilisinin aralarındaki ilişki çok önemlidir. İkisinden birisinin bulunmadığı yerde aydınlık elde edemeyiz.
Mesela atmosferden mahrum olan Ay’da Güneş’ten gelen ışığı dağıtıp etrafı aydınlatacak bir gaz tabakası yoktur. Bu sebeple Ay’ın yüzeyi aydınlık iken, az yukarısı sürekli bir ışık yağmuru altında olmasına rağmen karanlıktır. Güneşi ve gözü Yaratan, bu hikmetinin neticesi olan görme fiilini tamamlamak için, havadaki atom ve molekülleri de bizim hizmetimize sunmuştur.

Hissedilmeyen Yük
Atmosferi teşkil eden gazlar, cm² alan başına yaklaşık 1 kg’lık bir kuvvetle tesir etmektedir. Tüy gibi hafif zannettiğimiz hava esasen muazzam bir ağırlığa sahiptir. Öyle ki bu insan vücudunun yaklaşık 15 ton havanın ağırlığı altında olması demektir. Peki, nasıl oluyor da sırtımızdaki bu ağır yükü hissetmiyoruz?
Bütün canlılar, farkında bile olmadan bu basınç değeri ile tam bir ahenk içinde yaşamaktadır. Hava basıncını Yaratan, vücudun içinden dışarıya doğru onu dengeleyecek değerdeki basıncı yaratmayı da ihmal etmemiştir. Dışta hava basıncı ne kadarsa, içimizden dışarıya doğru da tam o kadar basınç vardır. Bu denge bozulduğu takdirde insan hayatı tehlikeye girer. İnsanın hava basıncının yok denecek kadar az olduğu yüksekliklerde yaşaması, işte bunun için mümkün olmaz. Dağa çıkan kimselerde görülen rahatsızlanmalar ve burun kanamalarının sebebi hep bu basınç farkıdır. Atmosfer dışına çıkan astronotlar da ancak içinde hava basıncı bulunan özel elbiseleriyle uzayda dolaşabilir.

Sıcaklık Ayarı
Havaya yeterli miktarda serpiştirilmiş karbondioksit ve su buharı molekülleri, yüksek ısı tutma kapasiteleriyle havayı, gündüz Dünya’yı Güneş’in ışınlarından koruyan bir perde; geceleri ise sıcaklığı saklayan bir battaniye haline getirir. Bu moleküller, gündüzleri Güneş’ten gelen ışınların bir kısmını emerek gündüz sıcaklığının aşırı yükselmesini önler. Gece olup da Güneş ışığını çekince de hava molekülleri tarafından emilen ısı, bitki seralarında olduğu gibi korunur ve soğuk uzay boşluğuna bırakılmaz. Mesela Ay, böyle bir koruyucu tavandan mahrum bulunduğu için, gündüz sıcaktan kavrulurken, gece de dondurucu soğukların tesiri altında kalır.

Mükemmel Devir Daim
Atmosfer; sıcaklık, basınç, nem değeri ve içinde cereyan eden olaylar bakımından birbirinden farklı özelliklere sahip tabakalardan meydana gelmektedir. İlk tabaka troposferdir ve yağmur, kar, rüzgâr gibi olaylar burada gerçekleşir. Yerden 16 km yukarıya kadar uzanan troposfer tabakasının sıcaklığı giderek azalır ve troposferin üst ucunda 56 santigrat dereceye kadar düşer. Havanın bu katında mükemmel bir devir daim tesis edilmiştir. Küme küme bulutları bereketli topraklar üzerine sevk eden serin rüzgârlardan oluşan mükemmel dolanım sistemi sayesinde İlâhî Kudret, denizlerin binlerce ton suyunu havanın yumuşak sırtına bindirir ve rüzgârın önüne katarak muhtaç karalara nakleder. Bu devir daim sonucunda devamlı yağışlı ve devamlı kurak bölgeler yerine, mükemmel bir plân ve usul çerçevesinde her bölge suya ve rahmete kavuşur.
Atmosferin çok mükemmel bir plânla dolaştırılması neticesinde ısı nakli yapılmakta ve yeryüzünün her tarafı düzgün ve yeterli miktarda enerjiye kavuşmaktadır. Alçak ve yüksek basınç sistemlerinin kuzey- güney doğrultusundaki hareketleri ve üst seviyedeki kuvvetli rüzgâr akımlarının yardımıyla, bir taraftan kuzey enlemlerindeki soğuk hava daha aşağı enlemlere inerken güneydeki sıcak hava yukarı enlem derecelerine çıkmaktadır. Soğuk hava ile sıcak havanın bu şekilde sık sık yer değiştirmesi ile ideal bir düzen kurulmuştur.
Havanın bu mükemmel hususiyeti sayesinde atmosferdeki nem, yeryüzünün her köşesine istenilen nispette ulaştırılır. Yalnız nem değil, sıcaklık, yoğunluk ve enerji, hatta bitkilerin üremesi için çiçek tozları bile havanın hareketine muhtaçtır. Dünya’nın ekseninin bir parça eğik tutulmasıyla ışınlar ordusu en fazla ekvator bölgesine indirme yaptığından tropikal bölgeler daha fazla ısınır. Bu bölgelerde havanın ve yeryüzünün aşırı ısınması sonucu bol miktarda ısı depo edilir. İşte bu ısının toplanması, atmosferdeki hava akıntıları olan rüzgârlar için gerekli gücün ve enerjinin sağlanması demektir.
Âlemlerin hikmetli ve kudretli Sahibi, koymuş olduğu kanunlar dâhilinde, atmosfer tabakasını dev bir ısı makinesi gibi çalıştırır. Güneş’ten gelen ışınlarla yeryüzü ve atmosfer arasında sanki bir hizmet koşusu vardır. Güneş’in yeryüzüne farklı şiddetlerde ısı vermesi, atmosfer sahnesindeki hava kütlelerinin de farklı surette ısınmasına yol açar ve ısınan hava aldığı emirle derhal yukarı çıkar. Sonra yerine soğuk hava gelir. Böylece yeryüzünde sıcak havanın bulunduğu yerde alçak basınç, soğuk havanın bulunduğu yerde ise yüksek basınç merkezleri denilen hareketli hava kaynakları teşekkül eder. Sonuçta minik hava zerreleri rüzgâr halinde dağ, dere, çöl, orman koşmaya başlar. Zerreler bu seyahatleri esnasında binlerce tohumu diyardan diyara taşırken, her biri bir vazife ile yaratılan bitkilerin çoğalıp yayılmasına da vesile olur.
Aynı hava bütün bu işlere mazhar olurken, ciğerlerimizde ve damarlarımızda da çalışır. Bitkilerin yapraklarında ve çiçeklerinde renk renk nakışlar dokumaya vesile olur. Bulutlarla yağmur getirirken, çiçekten çiçeğe toz taşır. Zarif omuzlarında binlerce ton suyu taşıdığı gibi, binlerce kişilik uçakları da taşır. Işığı yayar, harareti dağıtır. Kulağımıza yüzlerce farklı dalga boyunda sesi, burnumuza çeşit çeşit kokuları birbirine karıştırmadan getirir. Ve her bir hareketinde zerrelerle yıldızlara aynı anda aynı kolaylıkla hükmeden Kudretli Zat’ın büyüklüğünü hatırlatır.

Esrarengiz Filtre
Troposferden sonra gelen ve yerden 50 km yükseğe kadar uzanan tabakanın adı stratosferdir. Yüksek enerjili ve tehlikeli ışınların aşağıya inmesine geçit verilmeyen bu kısımda sıcaklık tekrar yükselir. Son yıllarda adından sıkça söz edilen ozon tabakası buradadır. Üç atomlu bir oksijen molekülü olan ozon, güneş ışınlarının zararlarını filtre eder. Bu tabakada Güneş’ten gelen ultraviyole ışınlar yakalanarak harika bir kimyevî denge reaksiyonu ile oksijenin ozona dönüştürülmesinde kullanılır.

Taş Yağmuruna Karşı Havadan Kalkan
Atmosferde üst katlara doğru biraz daha artık stratosfer geride kalır. 90. km’de atmosferin orta katı sayılan mezosfere varırız. Bu tabakanın en önemli vazifesi göktaşı sağanaklarına kalkan olmaktır. Meteoritlerden bahsederken de söylediğimiz gibi Jüpiter, Satürn ve Ay engelini geçen göktaşları yerin çekimine kapılınca müthiş bir süratle atmosfere girer. Yıldız kayması da dediğimiz bu olayda göktaşları havayla temas edince yanarak mezosfer içinde toz haline gelir. Eğer böyle bir kalkana sahip olmasaydık başımıza, tam deyimiyle taş yağardı. Hem de “göktaşı”. Gök taşlarının milyonlarcası Dünya yüzeyine düşer ve Ay’da olduğu gibi her tarafı delik deşik ederdi. Oysaki sonsuz bir merhametin eseri olarak başımıza gökten yağan bu gülleler daha yere ulaşmadan toz haline getirilir. Sonra bu toz zerreciklerinin her biri bir yağmur taneciğine çekirdek olur.
Gökteki bulutların teşekkülü için hem arz hem de uzay kaynaklı trilyonlarla bile ifade edilemeyecek kadar çok sayıda incecik parçacıklar lâzımdır. Bir de bu parçacıkların üst atmosfere ulaşması gerekir. İşte buraya taşınan nemli rüzgârlarla çekirdekler üzerinde yoğunlaşma başlayacak ve bulut taneciği oluşacaktır. Bulut taneciği fizikî ve matematik bir plânlamaya göre küçücük yağmur damlası haline gelecek ve bu minicik su damlası yere doğru düşmeye başlayacaktır.
Eğer yağmur damlaları yerçekimi kanununa uygun olarak birkaç bin metre yukarıdan düşecek olsaydı her bir damla yere kurşun hızıyla ulaşacaktı. Bu ise canlıların yağmur altında ölmesi demekti. Oysaki her bir yağmur tanesi sabit bir hızla yere düşer, usulcacık, incitmeden, yıpratmadan… Üstelik damlaların bir ölçüye göre biçimlenip küçücük yağmur damlaları haline gelmesi ile iş bitmez. Aynı ölçünün, aynı hesabın, aynı nizamın bu defa yerçekimine karşı koyabilecek bir başka kuvvet tarafından da müessir hale getirilmesi gerekir. İşte bütün cisimler için geçerli olan yerçekimi kuvveti, küçücük bir damla karşısında çaresiz hale gelir. Havaya verilen kaldırma kuvveti ve akışkanlık sayesinde yerçekimi kuvvetinin tesiri dengelenmekte ve damlanın sabit bir hızla yere düşmesi sağlanmaktadır. En zor ve pahalı gibi görünen hizmetler, en uygun ve kısa yollardan çözüme kavuşturulmakta, yeryüzünün ayrıcalıklı misafirine her an sunulmaktadır.

Radyo Yayıncılığına İmkân Veren Harika Ayna
Mezosfer adlı hava tabakasını geçtikten sonra iyonosferle buluşuruz. 350 km yukarılara kadar tesirli olan bu tabakada atom ve moleküller yüksüz değil, iyonlaşmış yani elektron vererek veya alarak elektrikle yüklenmiş haldedir. İyonosfer tabakası atmosferin iyonlardan yapılmış aynası gibidir. Yerden uzaya yükselen telsiz ve radyo vericilerinin elektromanyetik dalgaları bu aynaya çarpar, yansır ve tekrar Dünya üzerine gönderilir. Yansıyan dalgalar dünyanın her köşesine ulaşır ve böylece her tarafta radyo ve telsiz yayınlarını rahatça takip etmek mümkün hale gelir.
Açıkça görülüyor ki daha Dünya yaratılırken son asırların ihtiyaçları bile nazarı dikkate alınmıştır. İhtiyaçlarımızı bilen ve geleceği gören Sonsuz İlim Sahibi havada, suda, yerin altında ve üstünde bize lazım olacak her şeyi şefkat ve merhametle hazırlamıştır. Zamanı gelince kullanalım diye ilk yaratılışta istikbalin tohumlarını ekmiştir.

İyonosfer tabakasında bulunan gaz tanecikleri Güneş’ten gelen morötesi ve röntgen ışınları ile etkileşip iyonlaşarak elektrik yüklü hale gelir. Elektrik yüklü bu tanecikler bir ayna gibi davranarak yerden yükselen radyo dalgalarını tekrar Dünya üzerine yansıtır. İyonosferin bir doğru boyunca uzaya kaçan radyo dalgalarını tekrar Dünya’ya yöneltmesi sonucu uzak mesafeler arasında radyo yayıncılığı mümkün hale gelir.

Manyetik Kalkan
İyonosferi de geride bıraktığımızda yolumuz 2.000–3.000 km’lerdeki ekzosfere çıkar. Burada hava yoğunluğu iyice azalmış, sürtünme artık yok denecek hale gelmiştir. Molekül çarpışmaları giderek yok olur ve buna bağlı olarak da sıcaklık kavramı bilinen manasını kaybeder.
Bir pusulaya dünyanın neresinden bakarsak bakalım, pusulanın daima kuzey yönünü gösterdiğini görürüz. Çünkü pusula ibreleri bu bölgedeki manyetik alanın tesirinde kalır ve sürekli olarak buraya yönelir. Bu yöneliş sayesinde bizler de karada, denizde ve havada yönümüzü kolayca buluruz. Sözünü ettiğimiz bu manyetik alan önceden de söylediğimiz gibi Dünya’nın merkezindeki sıvı demirle ilgilidir. Kutuplardan çıkan bu manyetik akımlar, dünyamızı çepeçevre saran bir manyetik tabaka meydana getirmektedir.
Bu tabaka aynı zamanda 7. ve son atmosfer tabakası olup manyetik bir zırh olarak görev yapar. Manyetosfer isimli bu atmosfer tabakasında manyetik yoğunlukların meydana getirdiği iç içe esrarengiz kuşaklar vardır. Bu görünmez manyetik kabukların her birisi tehlikeli kozmik ışınları ve yüklü parçacıkları yakalamakta ve yönlerini değiştirerek bir alt tabakaya geçmesine engel olmaktadır. Arzı sürekli bombalayan kozmik ışınlar ve özellikle aralıksız esen güneş rüzgârları arzın manyetik alanı ile karşılaşır ve orada frenlenir.
Atmosferin daha hiçbir özelliği keşfedilmezden evvel Arz ve Semanın Sahibi atmosferin hayat için koruyucu özelliğini Enbiya suresi 32. ayetinde şöyle haber vermiştir:
“Gökyüzünü de korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise hâlâ bundaki delilleri görmeyip inkâr ederler.”

Dünya’yı sarmalayan manyetik alan çizgileri Güneş yönünde güneş rüzgârının etkisiyle bastırılmış, ters yönde ise gezegenler arası ortama doğru uzanmıştır. Bu yapı Dünyamızın manyetosferini oluşturmaktadır. Her büyük güneş patlamasının ya da koronal kütle atımının ardından güneş maddesi ve beraberindeki manyetik alan Güneş’in dış atmosferine doğru savrulur ve saniyede binlerce millik hızla Dünya’ya doğru gelir. Meydana gelen jeomanyetik fırtına, haberleşme uyduları ve Dünya’nın manyetosfer tabakasının dışında kalan astronotlar için zararlı olabilir. Ayrıca bu durum Dünya’da ve uzayda hava şartlarının çok sertleşmesine yol açarken yeryüzünde de elektrik kesintilerine sebep olabilmektedir. (NASA)
Bir Mukayese
Atmosfer denen bu esrarengiz perdenin bir an için başımızdan kaldırıldığını düşünelim. Şüphesiz o zaman Dünya’nın diğer gezegenlerden hiçbir farkı kalmayacaktı. Meselâ atmosferden mahrum olan Ay’da olduğu gibi ısı gündüzleri 120 santigrat dereceye çıkardı ve sonuçta her şey kavrulurdu. Geceleri ise sıfırın altında 150 santigrat dereceye kadar düşen sıcaklıkla birlikte her şey donardı. Olacaklar bununla kalmaz, Dünyamız göktaşlarının sağanakları yüzünden kozmik ve morötesi ışınların bombardımanından delik deşik olurdu. Yanı başımızdakine bile sesimizi duyuramaz ve atmosfersiz kalınca ışık, saçılma gösteremeyeceğinden karanlıkta kalırdık. Ufak bir bitki bile yeşeremez, kuşlar da uçaklar da havalanamazdı. Cansız, ruhsuz, soğuk, sessiz, ölü bir dünya ile karşı karşıya kalırdık.
Oysaki karanlık ve soğuk uzay boşluğu içerisinde hızla yol alan, adına Dünya dediğimiz gezegenimiz sıcak ve şen bir yuva. Burada ne aşırı soğukluk ne de aşırı sıcaklık var. Ilıman ve hoş bir iklimin hüküm sürdüğü mavi küremizde en küçük bir esinti bile hikmetsiz değildir, bir yaprak bile kendiliğinden dalından düşmez. Her yeni gün, gözümüzün önüne yeni bir âlem sererken, her gece de yıldızlarıyla farklı desenler çizer kubbemize. Her mevsimde yeniden dirilen yeryüzü ve kurulan ayrı sofralarla, her gün yeni bir dünya kurulur. Dünya mazhar olduğu ilahi isimlerin neşesiyle, semaya kalkmış bir Mevlevi gibi döne döne uzayın derinliklerinde uçup giderken, ilahi orkestra, kâinatın ufuklarında tevhit sedalarını çınlatır. Bir muhteşem sanat galerisinden farkı olmayan Dünya, gelip geçtiği her yerde tevhit mühürlerini okutur.

Başımızda parıldayan Güneş ve Ay, ciğerlerimize girip çıkan hava, hep bize hizmet eder. Bizi Yaratan, sesler dünyasına karşı kulağımızı açmış, renkler ve ışık dünyasına karşı gözümüzü takmış, kafamıza da öyle bir dimağ, sinemize öyle bir kalp ve ağzımıza öyle bir dil koymuş ki, bu cihaz ve organlarla İlâhî lütuf ve ihsanların bütün hazinelerini tartacak, idrak edecek terazi ve âletleri de yaratmış. Bu dünya yüzünde, kokular, tatlar ve renkler adedince tarifeleri, o âletlere yardımcı olarak vermiş. En küçüğünden en büyüğüne yaratılan her şey birer ibret levhası, mana sembolü… Casiye Suresi 13. ayette de denildiği gibi:
“Hem göklerde ve yerde ne varsa, hepsini Kendi tarafından bir lütuf olarak hizmetinize veren de O’dur. Elbette bunda düşünecek kimseler için ibret vardır.”