İHTİLAF AHLAKI BAĞLAMINDA ÜÇ SORU, ÜÇ KAVRAM VE ÜÇ HÂDİSE

29 Nisan 2020 Kapalı Yazar: MeyveDergisi

İnsanoğlunun ilk vasfı halife olmasıdır. Allah Teâla insanı kastederek “onu yeryüzünde halife kılacağını söylemiştir.” Bu hitaba “fesad çıkaracak, kan dökecek bir varlık mı?” (Bakara Suresi 30) şeklinde verilen cevap halife vasfının yol açacağı sorunları göstermektedir. Bu arada “halife” ve “ihtilaf” kelimelerinin aynı kökten türemiş olması da calibi dikkattir.

Kur’ân’da nakledilen bu kıssa insanın yeryüzündeki hayatına dair ipuçları vermektedir. Anlaşılan odur ki; imtihan yurdu olan bu dünya ihtilafların yaşanacağı bir yer olacaktır. İnsanoğlu birçok sınanmayla karşı karşıya kalacaktır. Kazanmak ya da kaybetmek arasında kalan insan ancak Allah’ı tanıyıp ona hakkıyla kul olmakla bu imtihanı başarabilecektir. Bu ise insanoğlunun imtihanın temel nedenlerinden olan ihtilafı rahmete çevirmesi ile gerçekleşecektir. Aksi takdirde ihtilaf yeryüzünde fesadın çıkmasına ve kan dökülmesine neden olacaktır.

Bediüzzaman Said Nursi mücahede hayatının daha ilk yıllarında İslam dünyasının temel problemlerini tahlil ederken ihtilafa dikkat çekmiştir. (Hutbe-i Şâmiye, s. 88, 96; Münâzarât, s. 29; Sünuhat, Tulûat İşârat, s. 82, 92, 98; Divan-ı Harbi Örfi, s. 15.) Sadece sorunu tespit etmekle yetinmeyen Nursi aynı zamanda bunu nedenleri üzerinde durmuş, çözümüne yönelik teklifler yapmıştır. Birçok konuda olduğu gibi ihtilaf mevzuunda da vakıayı kabullenerek bunu doğru yola kanalize etmenin yollarını göstermiştir. Bunun için öncelikle ihtilafın neliği ve nasıllığı üzerinde durmuştur. İhtilaf etmeyin! dememiş, kâinattaki birçok şey gibi ihtilafın da iki yönü olduğu gerçeğinden hareket etmiştir. Zira müsbet ve menfi olmak üzere iki tür ihtilaf vardır.

İhtilafın müsbet hali insanoğlunun müşahede alanında geniş bir şekilde sergilenmektedir. Kâinat ihtilafın oluşturduğu güzelliklerle doludur. Kâinattaki ihtilaf Allah Teâlâ’nın birliğinin ve kudretinin en önemli delillerinden biridir. (Âl-i İmrân 190, Rûm 32 vd) Dillerin, renklerin farklılığı, gece- gündüz, yaz- kış, sıcak – soğuk gibi kâinatta gördüğümüz birçok ihtilaf / farklılıklar hatta zıtlıklar eşsiz bir ahenk oluşturmaktadır.

Beşeriyet âleminde de farklı ırklar, erkek – dişi, zengin – fakir gibi birçok ihtilaf vardır. (Hucûrât 13) Ancak burada farklılıkların bir düzen oluşturması ya da düzensizliğe / fesad yol açması insanlığın seçimine bağlıdır.  Zira beşeriyet âlemi teşriî / teklifî emirlerin olduğu bir alandır. Kevnî olanın aksine yeryüzünün sakinleri sorumluluk sahibi olup imtihana tabii varlıklardır. İnsanoğlu ya vahye kulak verip, aklını kullanarak beşerî alandaki ihtilafları kevnî âlemdekine benzer bir ahenge dönüştürecek ya da bu ihtilaflar yüzünden fesad ile karşı karşıya kalacaktır. İşte bu durum ihtilaf ahlakının bilinmesi ve yerleştirilmesini gerekli kılmaktadır. Zira bilindiği üzere ahlak ancak iyi ve kötünün var olduğu alanlarda söz konusu edilir.

İhtilaf ahlakının ilk prensibi ihtilafın iki uçlu olduğunun bilinmesidir. Genellikle olumsuz olarak itibar edilen ihtilaf hayra medar olabilmektedir. Said Nursî bunu izah ederken yine kâinat örneğinden hareket etmiştir. Zira ihtilafın her zaman münakaşaya, çekişmeye, çarpışmaya yol açmayacağının müşahede edilebileceği en güzel örnek kâinattır. İnsanoğlu kendini kuşatan kâinata baktığında ihtilaflar içindeki eşsiz ahengi görünce bu konuda tatmin olmakta ve bu konuda tam bir idrake ulaşmaktadır.

Bilindiği gibi Said Nursi’nin olayları çözümlerken başvurduğu yöntemin en temel esası hadiseleri Kâinat kitabını okuyarak anlamlı kılmasıdır. İhtilaf hususunda da Nursî bakışlarımızı kâinata çevirerek bir mukayese yapmıştır. “Semanın sükût ve sükûneti ve intizam ve ıttıradı ve vüs’at ve nuraniyeti gösterir ki: Sekenesi, zeminin sekenesi gibi değiller; belki bütün ahalisi muti’dirler. Ne emrolunsa onu işlerler. Müzahame ve münakaşayı îcab edecek bir sebeb yoktur. Zira memleket geniş, fıtratları safi, kendileri masum, makamları sabittir. Evet zeminde ezdad içtima etmiş, eşrar ahyara karışmış, içlerinde münakaşat başlamış; o sebebden ihtilafat ve ızdırabat düşmüş ve ondan imtihanat ve müsabakat teklif edilmiş ve ondan terakkiyat ve tedenniyat çıkmış.”  Sözler, s.177. Ayrıca bkz. Mesnevi-i Nuriye, s. 204-205.

Nursî, kevnî ve beşerî alanları birbirinden ayrı gören paradigmaların aksine tevhîdî bir bakışın tabii sonucu olarak beşerî alanı anlamlandırırken kevnî olandan istifade etmeyi başarılı bir şekilde kullanmıştır. Bu paragrafta ortaya konulan birçok veciz ifade arasında üzerinde durulması gereken en önemli husus tekvînî olanla teşriî olan arasındaki farklılıktır. Kevnî âlem; düzeni ve sakinleri itibariyle ihtilafın ahenge dönüştüğü bir yer iken teşriî olan dünyada ihtilaf terakki ve tedenniye vesile olmaktadır. O halde ilahi iradenin ihtilafı rahmet vesilesi olsun diye var ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim Kur’ân’ın ilk müfessiri, dinin mübelliği ve mübeyyini Hz. Muhammed (a.s) da “Benim ümmetimin veya ashabımın ihtilafı rahmettir.” buyurarak bunu açıkça dile getirmiştir.  (Beyhâkî, Risaletü’l-Eş’ariyye)

İhtilaf mevzuunu farklı yerlerde işleyen Said Nursî’nin bu konuya yaklaşımını biz Uhuvvet Risalesi olarak bilinen Yirmiikinci Mektubun beşinci vechindeki açıklamaları ışığında üç soru, üç kavram ve üç misal şeklinde inceleyeceğiz. İhtilaf hangi şartlarda rahmet olur? İhtilafın getirdiği tarafgirlik nasıl olursa mazlumlara melce olabilir? Farklı fikirlerden hakikatin ortaya çıkması için ne yapılmalıdır? sorularını ele alacak bunları cevaplarken tarafgirlik, garazkârlık, hak ve hakikat namına hareket etmek gibi üç önemli kavrama dikkat çekeceğiz.  Son olarak da Nursî’nin bu soru ve cevapları daha canlı ve anlaşılır kılmak ve yaşadığımız hayatla irtibatını kurmak için naklettiği üç olayı alıntılayacağız. Söz konusu paragraflar şu sual ile başlar:

“Eğer denilse: Hadîste “اخْتلاَفُ أُمَّتِي رَحْمَةٌ” denilmiş. İhtilaf ise, tarafgirliği iktiza ediyor. Hem tarafgirlik marazı; mazlum avamı, zalim havassın şerrinden kurtarıyor. Çünki bir kasabanın ve bir köyün havassı ittifak etseler, mazlum avamı ezerler. Tarafgirlik olsa, mazlum bir tarafa iltica eder, kendisini kurtarır. Hem tesadüm-ü efkârdan ve tehalüf-ü ukûlden hakikat tamamıyla tezahür eder.” Mektûbât, s. 268.

İhtilafın faydalı yönlerine odaklanılmış bu soruda altı çizilmesi gereken yargıların başında ihtilafın tarafgirliği gerektirici olmasıdır. Farklı tarafların olduğu her toplumsal yapıda grup mensupları kendi gruplarına karşı bir bağlılık gösterirler. Bu tavır grup aidiyetinin bir gereği olan tarafgirliktir. Tarafgirlik ise iki uçludur. Bir yandan yukarıda zikredildiği üzere mazlumu zalimin zulmünden kurtarmak gibi faydaları varken diğer yandan çoğunlukla ferdî ve toplumsal bir hastalık olarak birçok sıkıntının da kaynağıdır. O halde ihtilaf ve tarafgirliğin menfi sonuçlara yol açmasının nedenleri teşhis edilmeli bunu müsbet hale dönüştürmenin şartları üzerinde düşünülmelidir.

Öncelikle esasatta ittifak etmek şartıyla toplumda farklı yapıların varlığını tabii karşılamak gerekir. Aynı şekilde bu vasfa haiz grup mensuplarının kendi gruplarına bağlılıkları, tarafgir olmaları da belirli ölçülerde yadırganmamalıdır. Zira hiç kimse doğru bulmadığı, haklı görmediği bir yerde olmaz. Ancak bu haklı duruş başkalarını ötekileştirici ve hakkı tekeline alıcı bir şekle dönüşmemelidir. Said Nursî bu konuda oldukça önemli bir prensip vaz eder. “Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit; “Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat yalnız hak benim mesleğimdir, demeye hakkın yoktur. “وعينُ الرِّضا عن كلَّ عيبٍ كليلة ٌوَلَكِنَّ عَينَ السُّخْطِ تُبْدي المَسَاوِيَا” sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlan ile mahkûm edemez.” (Mektûbât, s. 265)

Benzer bir ifadesi ise şöyledir: “… haklı her meslek sahibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise: “Mesleğim haktır yahud daha güzeldir” diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini ima eden, “Hak yalnız benim mesleğimdir” veyahut “Güzel benim meşrebimdir” diyemez olan insaf düsturunu rehber etmek.” (Lem’alar, s. 151)

Said Nursî’nin eserlerinde ihtilaf ahlakına dair önemli değerlendirmeler, çözüm teklifleri bulunmaktadır. İhtilaf ahlakı eğitiminde bir yandan ihtilafın tabii olduğunu öğretirken diğer yandan ihtilafın menfi sonuçlarını izale edecek, müsbet hale çevirecek prensipler zikretmiştir. Bu bağlamda ele alçağımız üç sorudan birincisi İhtilafın hangi şartlarda rahmet olacağıdır?

Nursî’ye göre “اخْتلاَفُ أُمَّتِي رَحْمَةٌ” hadisinde zikredilen rahmet müsbet ihtilaftır. Yani her ihtilaf rahmet değildir. İhtilafın rahmete dönüşmesi için fertlerin ve cemaatlerin şu idrake sahip olmaları gerekmektedir. Herkes gayretini kendi mesleğinin tâmir ve revacına sarf etmelidir. Başkasının / diğerlerinin / ötekilerin meslek ve meşreplerini tahrip ve iptal etmek için uğraşmamalıdır. (Mektûbât, s. 268) Bu yaklaşım benimsendiğinde ihtilafın menfi sonuçlar doğuran en önemli saiki ortadan kalkacaktır. Bununla beraber bu yaklaşım ortak yaşama alanına sahip diğer fert ve gruplarda var olan eksik ve kusurların görülmemesi anlamına gelmemektedir. Zira bu konu toplumsal bir sorumluluktur. Mü’min bir kimse kardeşlerinde gördüğü eksiklikleri tekmil eder varsa yanlışlarını ıslaha çalışır.

Toplumsal barışı bozan önemli hususlardan birisi de görülen bir yanlış düzeltilirken birbirine benzeyen ancak özü ve sonuçları itibariyle farklı olan iki davranışın birbirine karıştırılmasıdır. Bu hataya düşmemek için bu noktada müdakkikâne ayırımlar yapmak gerekmektedir. Toplumsal alanı yaşanır hale getirmek ve ıslah etmek isterken “tahrip ve iptal” ile “tekmil ve ıslah” birbirine karıştırılmamalıdır. Kendi mesleğinin tamir ve revacına odaklanan kişinin başkalarının davranışlarına karşı yapacağı şey tahrip ve iptal değil tekmil ve ıslah olmalıdır. Fakat bunu yapmanın da bir usûlü ve üslûbu olmalıdır. Bunu yaparken tahakkümvâri kendisini üstte gören, diğerlerini ötekileştiren, ben merkezli, tenkitçi bir yaklaşım yerine “lütuf ile muamele” ve “kavl-i leyyin” tercih edilmelidir. (Bkz. Mektûbât, s. 263) Böylece farklı meşreplere sahip olmakla ortaya çıkan tarafgirlik müsbet mecrasına sokulmuş olur. Aksi takdirde ihtilaf menfi sonuçlar verir.

Nursî, menfî ihtilafı “Garazkârane, adavetkârane birbirinin tahribine çalışmak” şeklinde tanımlamıştır. Burada kullandığı üç kavram ihtilaf ahlakı açısından oldukça önemlidir. Çünkü ihtilaf ve beraberindeki tarafgirlik çoğu zaman gruplar arasında bir müsabakaya, çekişmeye neden olabilmektedir. Nursî’nin gökyüzü sakinlerinin halini tavsif ederken kullandığı “Müzahame ve münakaşayı îcab edecek bir sebeb yoktur. Zira memleket geniş, fıtratları safi, kendileri masum, makamları sabittir.” şeklindeki tasvirin aksine beşerî alanda bir çekişme hali vardır. Bunun çaresi de “garazkârane, adavetkârane” duygu ve davranışlardan uzaklaşarak maksatta bir olan kardeşinin başarısını kendi başarısı gibi görüp onunla iftihar edebilmektir.

“اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ” Mü’minler sadece / ancak kardeştir”. (Hucûrât 10) âyeti de bu şekilde davranmayı gerektirmektedir. Mümin mümini sever ve sevmeli diyen Nursî, mümine karşı adavetin büyük bir zülüm olduğunu ifade etmektedir. Bu esaslara riâyet edildiğinde ihtilafın menfi sonuçları izale edilebilir. Nursî “Adavet etmek istersen, kalbindeki adavete adavet et; onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmarene ve heva-i nefsine adavet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için, mü’minlere adavet etme”’ (Mektubât, 263) diyerek bu hislerin doğru mecrasını da göstermiştir.

Menfî ihtilafta bulunan diğer bir vasıf ise tahrip düşüncesini tahrik eden müsabaka, hased gibi duygulardır. Bunu gidermenin çaresi ise dünya malına bakışın doğru hale getirilmesidir. “Yani: “Dünya öyle bir meta’ değil ki, bir nizaa değsin.” Çünki fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın!” (Mektubât, 267)

Nursî şayet bu anlayış hâkim kılınmazsa ortaya çıkan durumun vehametini de külli bir kâideyi zikrederek ortaya koymuştur. Birbiriyle boğuşanlar, müsbet hareket edemezler. Yani başkalarına karşı garazkâr olmak ve adâvet hissi beslemek beraberinde boğuşmayı getireceği için bu bir tekmil ve ıslah değil bilakis tahrip olacaktır.  Tahrip ise müsbet hareketin zıddıdır.

İhtilaf ahlakında ele alacağımız ikinci soru; İhtilafın neden olduğu tarafgirliğin müsbet hale nasıl dönüştürülebileceğidir? İhtilaf ve tarafgirliğin mazlumları zalimlerin zulmünden kurtarması gibi faydalı yönlerinin ortaya çıkabilmesi için bazı şartları haiz olması gerekmektedir. “Tarafgirlik eğer hak namına olsa, haklılara melce’ olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârane, nefis hesabına olan tarafgirlik, haksızlara melce’dir ki; onlara nokta-i istinad teşkil eder.” (Mektûbât, s. 268)

Nursî’nin bu açıklamalarında birbirine zıt iki kavram kullandığını görmekteyiz. Buna göre tarafgirlik ya “hak namına” ya da “garazkârane, nefis hesabına” olmaktadır. Garazkârlık ve nefis hesabına olursa haklılara, mazlumlara melce olmaktan çıkıp haksızlara bir nokta-i istinad olur. Tarafgirlik saikine göre tamamen farklı sonuçlar vermektedir. Nursî teorik olarak ifade ettiği bu yaklaşımın sonuçları pratik bir örnekle daha anlaşılır hale getirmiştir. “… garazkârane tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukabil tarafa melek gibi bir adam gelse, ona hâşâ lanet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek.” (Mektûbât, s. 268) Halbuki tarafgirlik hak namına olsaydı böyle bir yanlışa düşülmeyecekti.

İhtilaf ahlakı bağlamında ele alacağımız üçüncü soru, farklı fikirlerden hakikatin ortaya çıkması için ne yapılmalıdır? İhtilafın müsbet yönlerinden birisi de “tesadüm-ü efkârdan bârika-i hakikat lemâen eder” vecizesiyle dile getirilmiştir. Ancak burada da gözetilmesi gereken bazı şartlar vardır. Her fikir müsademesinden hakikat çıkmamaktadır. Bunun da hak namına, hakikat hesabına olması gerekir. Ayrıca kendisinden hakikat lemean eden farklı fikirler, esasta ittifak edip vesailde ihtilaf etmelidir. Fikirler böyle olduğunda hakka ve hakikata hizmet edebilirler. Zira aynı maksada farklı vesilelerle yönelindiğinde hakikat birçok açıdan farklı cepheleriyle aydınlatılmış olacaktır. Bunun aksine “tarafgirane ve garazkârane, firavunlaşmış nefs-i emmare hesabına hodfüruşluk, şöhretperverane bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan barika-i hakikat değil, belki fitne ateşleri çıkıyor.” (Mektûbât, s. 268)

Nursî bu hakikatı izah için şu misali vermektedir. Maksadda ittifak etmeyen fikirler hiçbir yerde buluşamazlar. Küre-i Arz’da dahi nokta-i telakisi bulunmaz. Ayrıca bu fikirlerin amacı hak namına olmayınca da nihayetsiz müfritane gider. Kabil-i iltiyam olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hâl-i âlem buna şahittir.

Nursî bu üç soruyu açıkladıktan sonra ihtilaf ahlakına dair bu prensiplerin nasıl uygulanacağına dair bazı örnekler aktarmıştır. Bu örnek olaylar teorik olarak ortaya konan bu yaklaşımların özümsemesi ve içselleştirmesi açısından önemli olduğu için alıntılamak istiyoruz. Bunlardan ilk ikisi yapılan bir işin “hak namına” olmasının nasıllığını hissettirerek anlaşılır kılmaktadır.

Cây-ı ibret bir hâdise; Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir, ona demiş ki: “Neden beni kesmedin?” Dedi: “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için seni kesmedim.” O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir, o din haktır.” dedi.

Hem medar-ı dikkat bir vakıa: Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünki şeriat namına, kanun-u İlahî hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi. Ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için, adaletle iş görmemiştir.

Bunun ardından Cây-ı teessüf bir halet-i içtimaiye ve kalb-i İslâmı ağlatacak müdhiş bir maraz-ı hayat-ı içtimaîyi zikreder.

“Haricî düşmanların zuhur ve tehacümünde dâhilî adavetleri unutmak ve bırakmak” olan bir maslahat-ı içtimaiyeyi en bedevi kavimler dahi takdir edip yaptıkları halde, şu cemaat-ı İslâmiyeye hizmet dava edenlere ne olmuş ki; birbiri arkasında tehacüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz’î adavetleri unutmayıp, düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar. Şu hal bir sukuttur, bir vahşettir. Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir hıyanettir.

Medar-ı ibret bir hikâye: Bedevi aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden belki elli adamdan fazla öldürdükleri halde; Sipkan veya Hayderan aşireti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit; o iki düşman taife, eski adaveti unutup omuz omuza verip, o haricî aşireti def’edinceye kadar, dâhilî adaveti hatırlarına getirmezlerdi.” Mektûbât, s. 269.

Nursî bunları naklettikten sonra ihtilafın rahmetinden gereğince istifade edemeyen İslam dünyası ve mü’minlere dönerek şöyle hitap etmektedir:

“İşte ey mü’minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Her birisine karşı tesanüd ederek, el-ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârane tarafgirlik ve adavetkârane inad; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı? O düşman daireler ehl-i dalalet ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehval ve mesaibine kadar birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kal’an: Uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kal’a-i İslâmiyeyi, küçük adavetlerle ve bahanelerle sarsmak; ne kadar hilaf-ı vicdan ve ne kadar hilaf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl!..”

“Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kal’a-i kudsiyesi içine giriniz; tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malûmdur ki; iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk, ikisini de döğebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı müvazenede bulunsa; bir küçük taş, müvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârane tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa, اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyeviyeden ve şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz!..” Mektûbât, s. 270.

Menfi ihtilaf ile müsbet ihtilafı ayıran üç temel kavram vardır. Nefis hesabına olan, garazkârane ve adavetkârane bir tarafgirlik barındıran ihtilaf menfi ihtilaf olup içtimâi bir hastalıktır. Toplumda fesada yol açmaktadır. Bunun yerine hak ve hakikat namına olan tarafgirliğe dayalı ihtilaf ise tabii olup müsbet sonuçlar verir. Burada da esasatta ve maksatta ittifak edilmesi şarttır. Vesaildeki ihtilaf ise tabiidir ve zararsızdır. Hakikatın farklı cepheleriyle açığa çıkmasına sağlayan bir sünnetullahtır.

Sonuç olarak: “وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ      وَالْبُغْضُ فِى اللهِ        ألْحُبُّ لِلّٰهِ olan desatir-i âliye düstur-u harekât olmazsa nifak ve şikak meydan alır. Evet ö الْبُغْضُ فِى اللهِ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ demezse, o düsturları nazara almazsa, adalet etmek isterken zulmeder.” (Mektûbât, s. 268)