MAHİYET FARKIYLA EĞİTİM MESELEMİZİN İDRAKİ

MAHİYET FARKIYLA EĞİTİM MESELEMİZİN İDRAKİ

14 Ekim 2021 Kapalı Yazar: MeyveDergisi

I. Eğitimimiz hala bir mesele ve kök sorunumuz! Sözüm ona nice iyileştirici hamlelere rağmen, geldiğimiz nokta , durduğumuz sıkıntılı yerdir. Vak’a o ki eğitim tetikleyici ve ıstırap verici  tezahürleriyle etraflı müzmin bir “mesele” olmaya devam etmektedir. İşin mantığı ve matematiği  bize, kök sorun çözülmediği müddetçe, o merkezdeki sorunların vaki çözümlerinin tartışma konusu olduğunu söyler.

Yakın hakim iktidarımız sürecinde bütün gayretlere rağmen ne düşünülen hedef, ne de umulan fayda elde edilmiş değildir. Eğitimin amacına ve hedeflerine matuf olması gerekenle, elde edilen neticenin nicelik ve nitelik ölçeğindeki performansı, çağın gereklerini, ülke gerçeklerini, insanımızın beklentileri karşılamanın uzağındadır. Hele meselenin anlam ve felsefi boyutuyla yaşadığımız ise tam bir ıstıraplı sükuttur. Sistemde ki hakim materyalist -seküler paradigma “kanlı kıymık” gibi beynimize saplanmış vaziyette acı vermeye devam etmektedir. Bu arızalı alanda yer yer mevzi başarılar elde edilmiş olsa da, maalesef olanı çözüp, olması gerekeni tesis edemediğimizden, mezkur mesel maşeri endişelerimizin kaynağı olmaya devam etmektedir.

Mevcut müessis arızalı sistem asırlık ömrünce, nitelik ve nicelik ölçeğinde ne eşyanın tabiatını ,olayları derinlemesine  sorgulayan, araştıran, tetkik eden  genel kabul gören bir bilim disiplini, ne çağın icaplarına uygun yetkinlikte  bir mesleki formasyon ; ne kendine yeten, kendini ifade edebilen bir dil becerisi, nede rüştünü ispat etmiş kabul edilebilir standartta bir eğitim kalitesi geliştirememiştir. Diğer taraftan kültür ve medeniyet planında ne gençliğe, geleceğe dönük bir üst anlam ve mefkure; ne milli kültürümüzün hakim karakter motifinde bir şahsiyet; ne  varlığın hakikatini hikmetle heceleyen tevhidi bir bakış açışı, ne kendi değerler manzumemiz bağlamında bir karakter ahlakı , ne de  geçmiş  birikimiyle cağın kazanımlarının harmanlayan bir dünya tasavvuru geliştirmiş olmaması bir yana, kurumsal yapısı itibariyle böyle bir kaygı taşımadığı da malumumuzdur.

Yapılan müspet cabaları ciddiye alarak sormak isterim: Niçin bütün iyi niyetimize rağmen umulan faydalara veya anlamlı sayılabilecek sonuçlara ulaşamıyoruz? Bu iş bu kadar zor mu?Belli ki zor olduğu kadar da çetrefilli bir mesele var önümüzde. Böylesi zor bir mahiyete haiz bir sorunun, nihai kalıcı çözümü, teorik düşüncede geçtiği gibi ve taktiksel bir takım palyatif çözümlerle halledilebilecek kadar kolay olmadığını anlamamız işin ön kabulü olarak görülmelidir.

II. Genel bir tahlille, işin bir “arıza boyutu”  bir de “ağrı boyutu”nun olduğunu söylemiş olalım. Arıza, kök soruna işaret ederken, işin “ağrı boyutu” daha çok “güncel müfredat” gibi içerik ve uygulamaya dönük muhtelif sıkıntılardır. Buradan hareketle, kök sorunu oluşturan felsefi yapı ve ideolojiye kendi  kültürel kodlarımızla olan uyuşmazlığına meselenin “mahiyet farkı”boyutu, buna karşılık ortaya kanan performans sorununu da “derece farkı” boyutu olarak kodluyorum.

Burada derece farkı boyutu derken, umulanla, elde edilen arasındaki oran farkını ifade eden bir kalite sorununa işarettir. Yani eğitim sonuçlarının zamanın icaplarına uygun matematiksel ve teknik kalite düzeyini ifade eder ki o bile hak getire; milletler arası rekabet ve değerlendirme ölçeğinde, parmakla sayılan tekil başarıların dışında, sınıfta kalmış haldeyiz. Bu ölçekte gerçek gösterge eğitime tabi tutulan kitlenin akademik derecesi, donanım kalibresi, fiili performansı ne ise, odur.

Sorun, derece farkı boyutu gerçekliği içerisinde düşünüldüğünde ,doğru sonuçları elde edenlerin gittikleri yol ve yöntemleri kendi  yapı ve gerçekliğimizde uyguladığımızda niçin bekleneni vermesin? Teknik ve pedagojik bağlamda uygun sitem, doğru model, mükemmel müfredat ve yetkin kadro iyi  yönetim ve uygulama denkleminde mutlaka müspet neticeler elde edilmesi beklenir. Bu böyledir! Kemal bulmuş bir muvaffakiyet “tesadüf”ü reddettiği gibi sıradan bir çabayı da pek kaldırmaz. Doğru denklem doğru sonuç;  yanlış denklemden yanlış sonuç verir. Her bir aritmetik  veya geometrik değerin kendi mislinden bir karşılığı vardır. Demem o ki sonuçlar, kurguladığımız denklemin, işlemlerimizin göstergelerdir. Misalen  (9+9) denklemden (9X9) denklemin sonucu beklenilmeyeceği gibi, doğru denklemden yanlış sonuç, yanlış denklemden doğru sonuç çıkmaz.

Bu bağlamda genel geçer kanun ölçeğinde,  işin mahiyet farkına  dönük, Mevlana’nın ifadesiyle denebilir ki “Arpa ekersen arpa, buğday ekersen buğday biçersin”. Arpa ekipte buğday beklemek eşyanın tabiatına aykırı olduğunu biliriz. Aynı yaratılış kanunu bize her tohumun uygun bir döl yatağının, zeminin, toprağının, ikliminin olduğunu da şart koşar. Tuhaf  olan şu ki, bizler, eşyanın tabiatına inat, “arpa” ekipte “buğday” elde etme zehabına kapılıyoruz gibime geliyor. Mevcut “seküler” sistemden “dini bütün bir nesil” beklemek nasıl bir şey mesela. Böyle bir şey ne kadar mümkün ya da mümkün mü?  Arpa eken arpa biçeceği gibi, Materyalist, seküler ve laik sistemden seküler ve laik bir neslin yetişmesi denkleme uygun olandır. Ancak buğday veya dini bütün bir nesil istiyorsak kendi kültür kodumuzun, anlam haritamızın, işinin temelinde var olması, yürürlükte olması gerekir. Meselenin mahiyet farkı asıl üzerinde durmak istediğimiz boyut ki  sorunun çekirdeğini teşkilde eden temel arıza boyutudur.

İmdi ıskalamadan söylersek, mevcut eğitim siteminin asıl sorunsalının öncelikle bir “derece farkı boyutu”ndan ziyade, bir “mahiyet farkı boyutu” taşıdığını  tespit etmek durumundayız. Evvelemirde Fıtratla, milli ve manevi bünyemizle bağdaşmayan; bünyemizin bir türlü kabul etmediği; behemehal ciddi manada çelişen, çatışan, kimyamızı bozan, köklü bir anlam farkıdır bu!  İşin bu mahiyet farkı boyutu, eşyanın tabiatına, insanın fıtratına, varlık hakikatine, kadim ķültürel kodlarımıza,  ruh kökümüze aykırı bir paradigma ve format taşır. Misal manayı reddeden materyalist ontoloji, Allah’ın tahtına oturtulan Natüralizmin “doğa”sı; Metafiziksiz fizik ; İlim-hikmet, irade kudreti reddeden tesadüfilik; Yaratılış Hakikati yerine Darwinist-Evrimci Teorisi yorumunun eğitimde işin temelinde taban tabana zıt kutuplarda yer alması, bir paradigma, inanç, anlam ve mahiyet farkını ortaya koyar ki doğal olarak her birinin sonuçları da kendi mahiyetine uygun olacaktır. Bu ön kabulden hareket etmeyen çözümleyici girişimlerden, kalıcı müspet sonuçlar beklemek eşyanın tabiatına zıt bir muhali talep etmek demektir.Bu durumda iyi niyetli cabamız Kök soruna neşter vurmak, yani arızayı gidermekten uzak, olsa olsa geçici olarak “ağrıyı” giderme ameliyesinde öteye geçmeyecektir.

Hakikat bağlamında mahiyet farkı  dediğimiz durum, çarpıcı bir biçimde  tamda  bu tezatı resmeder. Sorunun “ne” olduğunu fark ettiğimizi kabulden hareketle, bel ki  asıl zorluk, işin  “nasıl” çözüleceğinin köklü ağırlığını üzerimizde hissetmemizdir. İşbu zor sorunun mahiyet boyutu, köklü bir değişim ve dönüşümü gerekliliğini önümüze koymaktadır. İşin derece farkı oluşturması matematiksel bir gösterge, bir kalite, kalibre, iyileştirme ve gelişmeyi, dolayısıyla sathi bir gayreti öngörürken; işin mahiyeti ve dokusuna dönük dönüşümü ise tumturaklı ilim, irade ve kudretin iktidarını gerekli kılar. Bu cümleden olarak sorunun mahiyet farkıyla bir dönüşüm meselesi şeklinde ele almayan hiçbir yaklaşım umulan bir netice vermeyecektir. Salt müfredat eksenli yapılan iyileştirme ve geliştirmeler derece farkıyla ağrıyı kesici etkisi yapan iyi niyetli çalışmalardır ki, halen uğraşıp durduğumuz nokta, an itibariyle ,maalesef burasıdır.

Mahiyet farkıyla meseleye daha yakından baktığımızda mevcut haliyle eğitim sitemin temel paradigmasının varlığa bakışı materyalist ve değerlerimize bakışı o farkla oryantalist bir bakış açısıdır. Bu noktayı nazardan vak’a gerçek ve hakikat odaklı olmaktan çok ideolojiktir. Batıyı ilgili kodlarıyla “Batıcılık“ anlayışıyla taklit eden Kemalizm ideolojik bir figür , bir kült , bir izm olarak bir köprü görevi görür.  Diğer yönüyle batıcı bu ideolojik kült yapı, alt amaç ve maksadını, büyük gayenin önüne koyarak  sığ bir hedefe kilitlenmeye ve ufuksuzluğa sebebiyet vermiştir.  Haliyle tepeden inmeci, dıştan dayatan  yaptırımlara ilerleme yoluna gider. Böylelikle medeniyetimizin kurucu miğferini, taşıyıcı  kültürel kodlarını ve alamet-i farikası hüviyetini tahrip  ve imha yoluna gitmiştir. Sonuç itibariyle bu sakıncalı ideoloji kadim kültür mirasımızı  yok sayarak ve değersizleştirerek mukabilinde yabancı bir medeniyetin, aykırı unsurlarını  olduğu gibi bünyemize taşımış, bir uydu rejim-devlet inşa gayesi gütmüştür. Milli eğitim kurumu  bu batılı ve batıl  hastalıklı ideolojiden en fazla etkilenen ve mahiyeti gereği etkileyen bir kurum olarak varlığını sürdürmektedir.

İş bu anlam yoksunu kifayetsiz yapı-sistem ve politikalarının hasılatı maalesef, mefluç olmuş koca bir nesildir. Meselenin yakıcı gerçekliğiyle , mevcut  bu seküler ve statükocu, kifayetsiz eğitim sistemi beklentilerimizi karşılamasa da, bir şeyi kusursuz  biçimde ürettiğinden emin olabilirsiniz: Batıl ve batılı hakim karakteriyle ve dahi Kemaliyle tam bir KEMALIST NESİL! Acı ama gerçek bu? Bu  gayet anlaşılır bir şeydir aslında. Batı değerlerini kendi ideolojik mutfağı için açık büfe olarak sonuna kadar kullanan, indirgemeci ve dayatmacı tutumuyla, kendini yasalarla koruma altına almış kapalı bir kurumun hasılatının başka türlü olma ihtimali olsa olsa fabrika hatası olurdu. Adeta bütün abide şahsiyetlerimizi dikey halden yatay hale getirilerek, tüm değerlerin üstünde tanrısal bir heykel gibi kült haline getirilmiş fani bir şahsı nesle yegane model olarak dayatmak nasıl bir hezeyan ve zorbalıktır? Bu resmi formatın dışında oluşan sıra dışı hasılat oldukça imkansız, zahmetli, vasat, cılız bir hasıladır. Hakim laik ideolojik  iklime karşı, bir farkındalık içerisinde, kısmi sera sisteminde hijyenik hassasiyetle özel kanaldan takviye edilen  iradi bir cehdin sonucu yetişmiş eldeki parmaklarla sayılan ve parmakla gösterilen değerlerdir. Ancak diğer taraftan aile boyu koca bir neslin mahvolma kahrının behemahal devam ettiğini neye sayalım?

IV. Bu yakıcı gerçekler bizi düşünmeye ve araştırmaya, çözüm ihtimalleri bulmaya sevk etmelidir. Zaman içinde yer yer olası yüzeysel basit çözümler kimi ağrılarımızı dindirse de, bütünüyle kök soruna neşter vurulamadığı için haliyle ağrılarımız nüksedip durmaktadır. Bu bakımdan çözümleyici yaklaşım olarak bazı genel geçer doğruları dikkate almamızı gerekli kılar.

Şunu anlamış olmalıyız ki; sorunu oluşturan mantıkla sorun çözülemez. Sitem dönüştürür; sistem dışına çıkılmadan  kalıcı bir çözüm olmaz. Doğru denklemden yanlış sonuç çıkmayacağı gibi, yanlış denklemden de doğru sonuç çıkmaz. Arpa ekipte buğday istemek eşyanın tabiatına terstir. Zor problemleri çözmeye yeltenen bütün basit çözümler yanlıştır. Ağrı giderici hapla “arıza” giderilmez.

Kök  soruna inilmedikçe bütün çözümler yüzeysel kalmaya mahkumdur, zira kök sorunalar kurumsallaşmış uzantıları derin olan sorunlar olarak yerleşiktir; buna karşılık  işe yararda olsa her yeni çözüm “toy” dur, henüz ayakları yere değmediğinden, kıdemli yapı sitem yeni ve toy olana direnir, gerekmesi halinde tutundurmaz.

Amaç, araç, metot ve yetkinlik uyumu yoksa sağlıklı sonuçta yok demektir. Köklü ve zor sorunların kalıcı çözümleri, zor ve köklü yol ve yöntemleri, donanımlı kadrolar gerektirir. Bütüncül ve köklü bir eylem planı dahilin de ilim-irade-kudret ve hikmet ölçeği ve desteğinde amaca matuf bir duruş , odaklanma ve devamlılık ister.

Gayet tabi yılmadan, yıkılmadan dünden bugüne olan kazanım, kaynak ve kabiliyetimiz keyfiyetince ihtimaller dairesinde, hakikat ve gerçeğimizle uyumlu çıkış yolları, hal çareleri arayacağız, zira buna mecburuz. Mecburuz çünkü;  eğitim meselesi, kök sorun olmanın ötesinde başta  insan olmak üzere, her şeyi etkileyen bir şey; bir merkez bir santral ve yasa keyfiyetinde formatlayıcı ve belirleyicidir.

Gevşemeden, safları sıklaştırarak, bütün müktesebatımızla kök soruna yükleneceğiz, elbirliğiyle cehd edeceğiz, çözülmeden bu sorunu çözmek mecburiyetindeyiz. Sebepler tahtında “Gayret bizden muvaffakiyet Allah’tan” olduğuna itikadımız tamdır. Bu konuda, rıza-yı bari dairesinde, vatan -millet için imkanlar nispetinde cehd ve gayreti olan herkese, öncü vefakar ve cefakar yiğitlere bu necip milletin değil dirisi, ölüsü de minnettar ve  müteşekkirdir, böyle biline.

Tahsin Gülhan