Seküler Bilim ve Ateizm

11 Mart 2020 Kapalı Yazar: MeyveDergisi

Eğitim sistemimiz, köklerinden ve değerlerden uzak tutulurken, buna ilgili ilgisiz birçok gerekçe gösterilmişti. Bu gerekçeleri gösterenlerin samimi olmadığını ve bu konuda bizi nasıl yanılttıklarını isterseniz Batı’daki duruma bir göz atarak görelim. Konu bu noktaya gelmişken, bilimin kurucularının konuya nasıl baktıklarına dikkat çekelim .

Batı’nın Yahudi-Hıristiyan ve Grek-Roma temelleri üzerine kurulu bir eğitim sistemine sahip olduğunu çoğumuz bilmeyiz. Örneğin Amerikan eğitim sistemi Yahudi-Hıristiyan ve Grek-Roma uygarlık fikri ve tecrübeleri üzerine bina edilmiştir. Eğer Neil Postman’ın, Building a Bridge to the Eighteenth Century (2000) adlı kitabını okuma zahmetinde bulunursak, burada bazı gerçekleri ayrıntıları ile görebiliriz.

Kitapta Amerika’daki eğitimin, Amerika’nın kuruluş safhalarında, neredeyse bütünüyle dinle irtibatlandırılarak inşa edildiğine (s.158) dikkat çekilir. Yine aynı kitapta okumalarımızı sürdürdüğümüzde Amerikan eğitim sisteminin Yahudi-Hıristiyan ve Grek-Roma uygarlığının temelleri üzerine bina edildiği de açıkça görülür. Dahası Fransa’daki ortaöğretim kurumlarının üçte biri Katolik okulları olduğuna şahit oluruz (s.159). Fransa’da böyle iken Almanya’da ve İngiltere’de durum farklı değil. Eğitimin dini temellere bağımlılığı bu iki ülkede daha güçlü. Birçok araştırmacı ve fikir adamı materyalizmin ve ateizmin bilimsel temellerinin bulunmadığını dair ekol ve anlayışlar gelişmiştir. Hatta bu ekollerin çoğunun temelinin, tevhid anlayışına destek verdiğini az bir dikkatle görebiliriz. Batı’yı/Avrupa’yı değerlendirirken, karşımızda iki çeşit Avrupa bulunduğuna dikkat etmeliyiz. Birinci Avrupa, insani değerlere ve bilime dayanan ikinci Avrupa’nın başarılarının

arkasına sığınarak bilimi ateist ideolojiye alet etme çabası içindedir. Birinci Avrupa’nın bilimi metafizikten soyutlayarak, onu materyalizme, hatta ahlâksızlığa ve dünyeviliğe alet etmesi sonucunda gelinen nokta vahimdir.

İngiliz bilim adamı Roy Bhaskar’ın öncülüğünü yaptığı güçlü bir fikir akımında seküler bilim anlayışının bilimsel temelinin olmadığı izah edilir. Bu model “Eleştirel gerçeklik, fizikötesi gerçeklik veya gerçeklik ötesi” adları ile bilinir ve yaratılışta ilim-irade-kudret hakikati dolayısıyla tek bir Yaratıcının varlığı ve gerekliliği nazara verilir.

Bhaskar, gerçekliği/hakikati üç kategoride ele alır: (i) Hakikat, (ii) olgu, (iii) gözlem. Kâinattaki her şeyin dayandığı bir “ilim” ve “kudret” hakikati vardır ki bunlar, materyalist/seküler anlayışın nazarlardan sakladığı varlığın cepheleridir. Gerçeğin arkasında ona şekil veren bir ilmî kalıp ve güç vardır. “Olgu” kudretin gerçeğe şekil verme halkasıdır. Olguların gözlemlerimizle alâkası yoktur. Nitekim farkına varamadığımız birçok olgu vardır. Ancak, biz bilmesek de onlar gerçektir. Üçüncü en dar kategori ise, gözlemlerimizden oluşan deneye dayalı bilgidir.

Bhaskar, materyalist temelli anlayışların gerçekliğin üçüncü kategorisinde kaldığını ve ötesini göremediğini söyler. Bu konuda şunları söyler: “Bu dar dairedeki gözlemlerimizin perde arkasındaki derin mekanizmaları anlamakla ancak hakikat anlaşılabilir hale gelir. Yoksa, gördüğümüz düzenliliklere ‘evrensel kanunlar’ diyerek, gerçeğin aslında bu kanunlardan geldiğini söylemek büyük hatadır.”

Elbette kanun varsa, kanun koyucu ve o kanunları işleten vardır. Çünkü kanun kendi başına iş yapamayacaktır.

Bhaskar’a göre, modern bilim, kâinattaki kanunları gerçeklikle karıştırıyor. Düzenlilik gösteren kanunlar, algıladığımız olguları açıklayan gerçeklik olamaz. Belirli sebeplerin sürekli belirli neticelerle birlikte gözükmesi, söz konusu sebeplerin o neticeleri yaptığı anlamına gelmez. Çünkü sebepler, neticeleri yapabilecek bir öze ve güce sahip değildir. Sebep-netice münasebeti, bizim zihnî kurgumuzun ürünüdür. Gördüğümüz sebepler neticeleri yapamaz. [1]

Bilimlerin çoğu kurucu zirveleri bilimin dine hizmet etmesi, yaratılışla ilgili sırlara cevap vermesi gerektiğine dikkat çekerler. Böylece bilime doğru hedef çizerler. Örneğin atom teorisinin önemli mimarlarından Erwin Schrödinger’in bu konuda söyledikleri ilginçtir: “Bilimin insanlığa en büyük katkılarından birisi, hepimizi doğrudan alâkadar eden; ‘kimiz, nereden geliyoruz ve nereye gideceğiz?’ sorularının cevabını bulmak veya zihinleri bu konularda rahatlatmak olacaktır.” [2]

Yirminci asıda, maddeci felsefeyi kökünden sarsan gelişmeler oldu. Dinin, bilim laikliği olmadığı daha iyi anlaşıldı. Zaten 20. yüzyılın başlarından itibaren Materyalizmi kökünden sarsan, temelinden yıkan gelişmeler baş gösterince zihinlerdeki dönüşüm gecikmedi. Tanrı ve Yeni Fizik kitabının yazarı fizikçi Paul Davies (1946-) bu gelişmeyi şöyle özetler: “Fizikî âlemin temelini teşkil eden katı birimler, bir bir eridi, hepsinin yerini metafizik bir okyanusun var-yok arası dalgalanmaları aldı. Yeni fiziğin bu fizikötesi yönelişi, çoğu insanın zihninde felsefî ve dinî dönüşümler başlattı; hepsi bu keşifleri, hâlihazır modern teknoloji toplumunun temeli olan materyalist ve katı dünyadan bir silkinme olarak gördüler.” [3] Bu gelişmeleri ifade eden bilim adamlarından birisi de Teksas Üniversitesi Beşerî Bilimler Profesörü Frederic Turner’dir (1861–1932). Kanaatini şöyle ifade eder: “Kâinat dev bir piramit gibi; piramidin en altında matematik var, onun bir üstünde fizik yer alıyor, böylece en üste doğru çıktıkça sanat ve felsefe geliyor ve onların da üstünde ilâhiyat yer alıyor. Bu anlaşıldığında, bilim Rönesans’tan sonraki en büyük devrini yaşayacak, ilahî olan ile tabiî olan ayrımı sona erecektir.”

1964 yılında Nobel Tıp Mükâfatı’nı alan John Eccles (1903–1997) daha farklı bir kanaat sergiler: “Bilim, şu hâliyle ne herhangi birimizin var oluş hikmetini açıklayabilir ne de şu temel sorulara cevap getirebilir: ‘Ben kimim? Neden buradayım ve neden yaşıyorum? Öldükten sonra ne olacağım?’ Bunlar bilimin sınırını aşan sırlardır.” Robert Jastow da: “Bilim asla yaratılış sırrının üstündeki perdeyi kaldıramayacak” sözleriyle aynı fikri paylaşır.

1980 Nobel Tıp Mükâfatı sahibi nöro-fizyolog Roger Sperry (1913–1994), 1983’teki bir mülâkatında; “Bilimin kendisi materyalizmle çatışır. Bilim ile din neden çatışsın ki?” diye sorar ve devam eder: “Esasen bu ‘din bilimle çatışır şartlanması’ materyalist felsefenin bilim olarak kabul edildiği zamanlardan kalmadır.” [4] İlah gerçeğine ulaşmak için yollar çeşitlidir. Salt akıl bu yolda yeterli olmamaktadır. Örneğin İlahi gerçeklere/hakikate ulaşmak için St. Thomas tabiattan, Descartes ise düşünceden yola çıkar. Pascal ise, kalpten yola çıkıyor ve kalbin ışığıyla sezilen bir İlah’a varıyordu. [5] Nitekim “iman ispattan farklıdır; o, kalptedir” demişti. [6] Pascal, kendisine has yaklaşım biçimiyle, varoluş felsefesinin öncüleri arasında sayılır. [7] Varoluşu hayret ve hayranlık dolu bir temaşa ile seyreder. Bizi yalnızlığımızın, kaderimizin ve hiçliğimizin karşısına diker. [8] “Her şey, okunması zor olan şifreler halinde yazılmıştır. Evrende aydınlıkla karanlığın tuhaf bir karışımı halinde bulunmaktadır. Kısaca, bizler bir yarı karanlık içindeyiz!” [9] der. Pascal akıl ile kalbin fonksiyonlarını zıtlıklardan bir dengeye ulaştırmak için çaba sarf etmiş. Bir yandan “Allah’ı tanımada kalp esastır” derken, diğer yandan akıl unsurunun terk edilemeyeceğini dile getirir. Varlığın dış çeperinin iç âlem ve manevî oluşla bir ahenk içinde birlikteliğini zorunlu görür. O’na göre şimdi, Allah’a boyun eğmek istemeyen gururlu insanın Yaratıcı’ya boyun eğerek diz çökmesi, dudaklarıyla yakarması gerekir.

Hulasa, konuyu İslam dini bağlamında ele alırsak, İslam dini bilimsel araştırmalardan ve bulgulardan bir tedirginlik duymamakta, bilakis kendine güveninden dolayı bunu teşvik etmektedir. Bunun somut delili Allah’ın Kuran’da insanları araştırmaya, düşünmeye ve bilmeye yöneltmesi ile ilgili birçok ayetin varlığıdır. [10] Zira, yaratılış mucizesinin sırlarını bilen bir insan Allah’ın varlığına kesin bir bilgiyle kanaat getirir. Bilginin detaylarına inildikçe özellikle çıplak gözle algılanamayan (mikro-kozmik ve makro-kozmik) alana inildiğinde bu kanaat daha da güçlenir. Bu sebeple bilimsel araştırma ve çalışmaların en büyük bir teşvikçisi hak din olan İslamiyet olmuştur.

Konuyu fen bilimleri bağlamında ele alacak olursak, fen eğitimi esasen insanı aldığı eğitim sonucunda kendisi için yaratıldığı ve tasarlandığı belli olan tabiatı (Kâinat Kitabı) doğru anlamayı sağlamaktadır. Bu zaten Kur’an’ın bir emri ve isteğidir. Kuran’ın ilk emri “oku”dur (Alak/96:1). İnsan her şeyden önce kâinat kitabının bir okuru haline gelmelidir. Konuya böyle baktığımızda doğru ve sağlam bir fen eğitimi Kuran’a doğru muhatap olmanın ve onu doğru anlamanın bir gereğidir.

Konuya ister bu açıdan bakalım, isterseniz başka açılardan bakalım, hak dinle bilimin maksatları birleşmektedir. Fen bilimleri maddi ve manevi gelişmeye yol açtığı kadar, Allah’a ve inanca ait gerçekleri tanımanın da yolunu açmaktadır.

Sözün özeti, yükselen deizm ve ateizm inançsızlığının kaynağı başka yerlerde aranmamalıdır. Kaynak, müfredata göre şekillenen ders kitapları ve ideolojik bilimin popüler kitap ve belgeselleri ve bu kaynaklardan beslenen medya. Müfredat belirleyicilerinin/yetkililerinin bu gerçeğin farkına varamamalarının ve bu gidişe seyirci kalmalarının bedeli ve faturası ağır olmaktadır.   Tamir adına bazı kıpırdanmalar ve iyi niyetli çabalar olsa da bunların hayli cılız ve zayıf kaldığını belirtmek isterim. Seküler bilimin kutsal ineklerini ve tanrılarını deşifre etmenin zamanı geldiğini düşünüyorum. Çözüm kendi bilim anlayışımızı oluşturmakta. Filtresiz doğrudan ithal “çeviri bilim” içinde saklı seküler inancın kodlarını çözerek işe başlayacağız. Gençliğimizi deizm ve ateizm bataklığından bu şekilde kurtarabilir, maddi ve manevi kalkınmanın yolunu böylece açabiliriz.  Bilimin kendisi evrensel olsa da hedefleri ve kullanımı milli olmak zorundadır. Bu gerçeği er geç idrak etmek durumundayız. [10] Kuran-ı Kerim’de düşünme konulu ayetlerden birkaçı: “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lütfu olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır” (Casiye/45:13). “Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) ALLAH’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler): Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru” (Al-i İmran/3: 191). “Hiç yaratan (ALLAH), yaratmayan (putlar) gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz?” (Nahl/16: 17). “Sana bu kitabı indiren O’dur. Bunun ayetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu ayetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih ayetlerdir. Kalplerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyiflerine göre tevil etmek için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ALLAH’dan başka kimse bilmez. İlimde payı olanlar, ‘Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır’ derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez” (Al-i İmran/3: 7). “Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onlara uğrar ve üzerlerinden geçersiniz. Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz?”