ŞÜKÜRSÜZ İNSAN OLUR MU?

ŞÜKÜRSÜZ İNSAN OLUR MU?

17 Şubat 2021 Kapalı Yazar: MeyveDergisi

Hüseyin KARA

 

Giriş

İnsan olarak bir taraftan son derece acizlik içinde olurken, diğer taraftan sayıya gelmez maddî ve manevî nimetlerin tam ortasındayız. İşin en tuhaf olanı, bizi saran hiçbir bollukta yine bizim hiçbir dehaletimizin olmaması. Bütün bunlar güçlü bir el tarafından verildiğini ise yine insan olarak çok fazla bir araştırma yapmadan sezip anlayabiliyoruz.

Bu gerçek ortada dururken, bunca iyilikler karşısında insanın birine teşekkür etmesi ilk akla gelen şey olmaz mı? Bize ikramda bulunana teşekkür etmek yerinde ve erdemli bir davranıştır. Aksine sözlü de olsa bir teşekkür ondan esirgense, kabalık ve sorumsuzluk değil de nedir? Bunun ötesinde iyilik yapanı hiçe saymak bir nankörlüktür; iyilik yapanın varlığını inkârdır. Bu da kime karşı yapılırsa yapılsın onunla bağları kesmek anlamına gelir. Büyük bir uyumsuzluktur.

Kur’an’ın, çok yerde ve değişik ifadelerle insanın şükretmesine vurgu yapması elbette boşuna değildir. “Hala şükretmezler mi? (Yasin:35)”, “Şükredenleri elbette mükâfatlandıracağız (Al-i İmran:145)” Şükrederseniz daha çok veririm (İbrahim:7)” ve “Yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol! (Zümer:66)” gibi ayetlerle Allah’ın kullarından istediği en mühim şeyin “şükür”(1) olduğunu belirtmesi ve aynı surede otuz bir defa tehdit ederek, “Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz? (Rahman:13-77)” ayetiyle de “şükürsüzlüğün bir tekzip ve inkâr”(2) olduğunun gösterilmesi, insan denen varlığa önemli bir uyarıdır. O kadar ki şükürsüzlük, nimetleri tekzip ve inkârla eşdeğer görülmektedir.(3)

Bu demektir ki insan, ancak şükürle insanlık vasfını koruyabilir ve insan olarak sorumluluğunu, kuşatıldığı bunca iyilik ve lütuflar karşısında yine ancak şükürle yerine getirebilir. Şükür olmadan insan, yaratılışının amacına ulaşamaz. Gerek Kur’an ve gerekse kâinatın bütünü şükrü gerektiriyor.

Şükür nedir?

Şükür yalın bir ifadeyle teşekkür etmek demektir. Şükrün zıddı küfürdür; nimeti, iyilik ve güzelliği unutmak, görmezlikten gelmedir ve bir tür zulümdür. Şükrün en anlamlı tezahürü ibadettir. Namazın şükrün birçok türlerini içinde toplayan bir ibadet (4) olması noktasında, namaz kılmayanın şükür görevini tam olarak yerine getirmiş olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kur’an, şükrü “netice-i hilkat”(5) yani yaratılışın bir sonucu olarak gösterince, insanın şükretmesi, içinde bulunduğu bolluklara sırt çevirmemesi bir zorunluluk hale gelir. Aksine irade, akıl ve vicdanla donanmış şahsiyetine aykırı davranmış, bu donanımın gerektirdiği sorumluluğunu yerine getirmemiş olur. Bu donanımından hareket etmeyen insan, elbette koyu bir aymazlığın içindedir.

Şöyle bir çevremize baksak, sanki her şey daire biçiminde etrafımızı sarmıştır. Hayat, onların tam ortasındadır; varlıklar hayata bakar tarzda hayatın hizmetindedirler. Ama bunun bir elle, yani Allah’ın güç ve kuvvetiyle olduğu da açıktır. Biraz daha öteye gitsek, bütün canlıların içinde insanın merkezde olduğunu görürüz. Bu kez canlılar insanın emrinde seferber olmaktadır. Kendisinin hiçbir ilgisinin olmadığı bu oluşumda etkin rol sahibi yine güç ve kuvvet sahibi yaratıcıdır. Biraz daha ayrıntılı düşündüğümüzde, insan başta olmak üzere bütün canlılar bir hakikati ele geçirmek için yarış halindelerdir ki, arkasından koşuşturulan şey de  “rızık” (6), rızkın her çeşididir.

Görülüyor ki her şey “rızık” etrafında toplanmış. Ne insan ne hayvan ve hatta ne de bitki rızık olmadan edebilir. Onların bu karşı konulmaz iştahı olmamış olsaydı, belki isteklisi olmayan bir malın ne önemi var kabilinden, “rızık” denen o muhteşem nimet olmayacaktı. Oysa her canlının rızka iştihası “bir nevi şükr-ü fıtrîdir”.(7)  Onlar rızkı istedikçe Allah da sonsuz hazinesinden bol bol veriyor. Rızkın lezzetini almak şuursuzca bir şükürdür ki bütün hayvanlarda bu şükür vardır. İnsan, aldığı haz ve lezzetlere rağmen bu şükrün içinde bulunmuyorsa şayet, onun gaflet içinde bulunmasından, yani donanımını bilinçsizce başka emeller için, nefsin ve şeytanın yolunda harcamasından kaynaklanmaktadır. Bütün canlılarda bu iştiha varsa rızık vardır, rızık gibi türlü iyilik ve güzelliklerin ördüğü bolluk varsa, şükür de olmalıdır. İnsan ise, sayısız canlı türlerinin içinde en çok rızka muhtaç olduğuna göre, şükrün de en büyüğü kendisine düşmektedir. (8)

Şükretmek bir ödüldür

Şükretmek gafletin olmadığı, varlık âleminin sahibine karşı takınılan bilinçli bir hal olduğu için, şükürde katkısız, saf bir iman da var. Elmayı yiyen, onu ikram eden kendi cinsinden olandan çok, asıl sahibi olan Allah’ı düşünmesi, varlığının büyüklüğü karşısında hayran olması ve diğer bunca nimetleri de bir bir hayalinden geçirerek derin bir minnet duyması elbette milim milim o büyük Yaratıcıya yaklaşmaktır. Buna göre, her şükür insanı Allah’a yaklaştıran basamaktır. İnsan, ne kadar şükrederse, şükrün türlerini ne kadar yaparsa, o kadar Allah’a yaklaşır. Şükrettikçe nimetlerin fakına daha çok varır. Kendisine iyilik edene zaten meftundur insan. Edilen iyiliğe karşılık vermek de insanın yetenekleri arasındadır. İster ki küçük bir iyiliği karşılıksız bırakmış olmasın. Yeryüzünde ve gökyüzünde insanın hizmetinde olan sayısız oluşumlar var ve insan her an bunlarla iç içedir. Hesaba gelmez yeteneklerinin gerektirdiği ihtiyaçlar da bütün bu bollukların varlığını gerektirir. Böyle olunca canlıların içinde en çok rızkın çeşitlerine muhtaç olan insandır. (9) Maddî ve manevî rızkın çok olması, insan denen harika varlığın ihtiyacının karşılanması demektir. Allah bunca nimetlerin karşılığı olarak yalnızca şükür, yani nimetlerin kaynağının bilinmesi, onlar üzerinde düşünülmesi ve kendisinin hatırlanmasını ister. Bu o kadar zor değildir. Üstelik şükretmek büyük bir rahatlamadır. Sorumluluğun atılmasıdır. Şükür yoksa, mükemmel yaratılıp donatılan insan varlığının hiçbir önemi kalmaz ve bir de nankörlük damgası ile damgalanmış olur. Bu, haliyle yaşadığı sürece uyumsuz olacağı gibi, karamsarlığın en koyusunu da yaşar.

Nankörlük, hem dünyada hem de ahrette bir cezayı gerektirir. Yaratıcı’nın merhametini yalnız ve yalnız şükretmek çekebilir. Ayette “Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size azap edip de ne yapsın? Allah şükrün karşılığını bol veren Şakir’dir ve Âlim’dir (Nisa 4: 147)” diye anlamlı bir şekilde bu şefkati belirtmektedir. Burada dikkat edilecek nokta, şükretmenin imanın mukaddemesi olmasıdır. Bu ayet, şükrün bir takım belirtilerle yapılmasını da öngörmektedir. Aksine iman denen olgu meydana gelmez. Şükrün üç özelliği var: Biri kendisine nimet verenin lütfunu iyice değerlendirip şükürde Allah’a ortak kabul etmemeli, diğeri kendisine nimet veren varlığa sevgi besleyip bağlanmalı ve bu tür duyguları başkalarına karşı duymamalı ve bir diğeri de nimeti verene teslim olup itaat etmelidir. (10) Şükretmekle imana kavuşan, şükürsüzlük sorumsuzluğunun cezasından da kurtulur.

Nasıl bir şükür?

Güzel de şükretmenin ölçüsü nedir? Nasıl bir tutum içinde olmalıyız ki içinde bulunduğumuz nimet bolluğunun teşekkürünü edebilelim? Yararlanılacak o denli nimetler var ki! Ama olsun olmasın şükrün ölçüsü olanla yetinmektir, yani kanaattir, olana rızadır ve en önemlisi de ne olursa olsun rızıklandığımızdan son derece memnun kalmaktır. Şükür hep bollukta olmaz. Bazen kuru ekmeğin bile şükrünü eda etmekten acizlik duyulur. Şükretmemenin ölçüsü ise olanla, yani azla yetinmemek olan hırstır; savurgan davranmakla nimete saygısızlıkta bulunmaktır. (11)

Verilen bir hediyeye karşı, sözle edilen teşekkürden fazlası olan mukabil bir hediye ile muhatabı memnun etmek elbette etik ve gerekli bir davranıştır. Hediyeyi veren Yaratıcı olursa, sözle edilen teşekkürün yanında bir de davranışla karşılık verilir. Bu hiç şüphesiz, yaratılış amaçlarından biri olan ibadetle ve Allah’ın emrettiği şekilde bir yol tutmakla olur. İbadetlerin içinde “bütün ibadatın envaını şamil bir fihriste-i nuraniye” (12) olarak en kapsamlısı olmasından ötürü namazın önemli bir şükür yolu ve yöntemi olduğu aşikârdır.

İbadet ve özellikle namaz, şükrün en belirgin tezahürüdür. Peygamberimizin ibadetle kendini Allah’a adamasının anlamı budur. Nitekim Hz. Aişe’den gelen rivayete göre, Peygamberimiz bazı geceler mübarek ayakları şişinceye kadar ibadet ederdi. Eşi Hz. Aişe “Ey Allah’ın Resulü! Geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı halde niçin kendine eziyet ediyorsun?” diye sorunca, “Ey Aişe! Çok şükreden bir kul olmayayım mı?” diye verdiği cevap, şükür açısından ibadetin ne denli önemli ve anlamlı olduğunu gösterir.

Şükür nimeti artırır

Şükretmek, nimetin devamının ya da daha çok verilmesinin teminatıdır sanki Kur’an’a göre. Rızık ya da her tür ihsanlar, şükür istediklerine göre, şükreden bir kul için böyle olması da gereklidir. Çünkü bu teminatı, Kur’an’da, yüce şefkatinin bir eseri olarak bizzat Allah vermektedir. Net olan şu ayet, “Hani Rabbiniz size şunu duyurmuştu: ‘Eğer şükrederseniz size olan (nimetimi) artırırım, yok eğer nankörlük ederseniz, iyi bilin ki mahrumiyetim (cezam) çok şiddetli olacaktır’(İbrahim:7).” diye şükrün artırıcı bir nitelik taşıdığına değinmektedir. Artırılan şey mutlak bırakılmış. Ayet, insan neyi severse, neye önem verirse ve onlar için Allah’ın emrettiği şekilde hareket ederse, onun artırılacağını ön görür. Nankörlük ise nimetten mahrumiyettir. Ayrıca ayette nankörlüğün şiddetli azapla cezalandırılacağı da belirtilmektedir.

İnsan, hangi durumda olursa olsun, aslında nimet bolluğu içindedir. Bunlara belalar ve hastalıklar da girmektedir. Çünkü bela ve hastalıkların sonuçta neler getireceğini Allah’tan başkası kimse bilemez. Kötü bildiklerimiz iyi ve iyi bildiklerimiz de kötü sonuçlar verebiliyor. İnsan olarak sonuçlar hakkında hiçbir bilgimiz yok. İnsana gereken bütün bunlara sabrederek ve olana şükrederek büyük bir teslimiyet içinde beklemektir.

Olana şükür kolaydır, ama olmayana ya da bir sıkıntıya şükretmek zordur. Bundan ötürü zorluklara şükür, onlara sabır ve tahammül olarak kendini gösterir. Biri müspet ve biri menfi iki ibadet türü var. Müspeti namaz gibi ibadetlerdir. İbadetin menfi türü ise hastalıklar ve belalardır. İşte bu menfi olanlara karşı Müslüman, Bediüzzaman’ın dediği gibi “Musibetzede zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahimine ilticakârâne teveccüh edip, O’nu düşünüp, O’na yalvarıp halis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyette riya girmez, halistir. Eğer sabrederse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün ibadet hükmüne geçer.” (13) anlamında bir duruş sergilerse, sabredip şükrettiği doğrultuda bir gelişme olacağı açıktır. Hastalığa karşı şükür, sabırdır, şikâyet etmemektir; Kur’an’ın örnek olarak verdiği Hz. Eyyup gibi tahammül etmektir. Bu anlamdaki şükrün sonu mutlaka hastanın lehindedir. Hz. Eyyup, uzun yıllar sonra yaralarından sağlığına kavuşmuştur. Sağlık olmasa da başka şekilde öngörülecek ödül, şükrün bir sonucudur. Her hal ve şartlarda şükürde “nimeti ziyadeleştirici” (14) bir özellik var.

Her nimetin şükrü de kendi cinsindendir. Şekûr isminin de bu şükre mukabelesi böyledir. Çünkü neye çok ihtiyaç duyuluyorsa onun artması istenmektedir. Malının artmasını isteyenin zekâtı vermesi, bilgisinin artmasını isteyenin ise çok çalışması gerektiği açıktır. Malın zekâtı ve bilgi için çok çalışmak şükürden başka bir şey değildir.

Sonuç: İnsanlık değeri şükürle korunur  

Etrafta görülen her şey düşünce kapasitesini kullanan insanı teşekküre davet eder. Bir gül “beni kokla!”, bir kiraz tanesi “beni ye!”, görkemli bir manzara “beni seyreyle!”, bir ufuk “bende sonsuzluğun tadını çıkar” ve bir yakamoz “sessizliğimin sırlarına er!” der. Daha fazlasıyla kâinatın her güzelliği ona işmar eder. Derler ve işmar ederler ki, biz ve bizim gibiler senin asla bir zırnık kadar bile sebep olmadığın sonsuz hazine sahibi Allah’ın ihsanlarıyız, bize değil o iyilik ve güzellikler sahibine teşekkür et! Akıl varsa, başta rızık olmak üzere bütün iyiliklere hiç olmazsa tefekkür bazında teşekkür edilmelidir; teşekkür edilirse bütün bu ihsanların sahibi yaratıcının varlığı daha bir net ortaya çıkar. Demek düşünmek, bizi şükretmeye ve şükretmek de imana götürür.

Şükreden her zaman bolluktadır. Onun için yok yoktur. Son derece kolay olan şükrünü yerine getirir. Sürekli şükrün verdiği kanaatkâr tutum içinde olduğu için, kuru ekmekten bile azami lezzet alır. Ve gerisinin gelmeyeceği konusunda asla bir ümitsizliği yoktur. O şükür duygusuyla nimetin içinde her zaman sonsuz hazinesinden nimeti vereni görür. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki insanın zenginliği, rahatlığı ve insanlık değerlerini koruması ancak şükretmekle mümkündür.

Kaynakça:

(1) Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, 28. mektup, 5.Risale.

(2) Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, 28. mektup, 5.Risale.

(3) Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, 28. mektup, 5.Risale.

(4) Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, 28. mektup, 5.Risale.

(5) Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, 28. mektup, 5.Risale.

(6) Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, 28. mektup, 5.Risale.

(7) Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, 28. mektup, 5.Risale.

(8) Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, 28. mektup, 5.Risale.

(9) Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, 28. mektup, 5.Risale.

(10) Mevdudî, Tefhimu’l Kur’an, cilt 1, sayfa 422, İnsan Yayınları, İstanbul.

(11) Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, 28. mektup, 5.Risale.

(12) Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, 9. Söz.

(13) Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, 2. Mektup,

(14) Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, 28. mektup, 5.Risale.