ARAŞTIRMA

Yaratma ve Klonlama

Yaratma ve Klonlama (İnşa ve Kopyalama)
Prof. Dr. Alaaddin BAŞAR
Yaratma ve Klonlama (İnsan,) “… Öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor.” — Mesnevî-i Nuriye

İNSAN HAKKINDA Mesnevî-i Nuriye’de şöyle bir ifade geçer:
“… Öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor.” Başka hiçbir canlıda bu özelliği göremiyoruz. İnsan istidadının zenginliği ve külliyeti bu cümlede çok veciz bir şekilde ifade edilmiş bulunuyor. Bir hayvan düşününüz, isterse bülbül gibi şakıyabilsin, isterse aslan gibi kükreyebilsin. Dilerse süt verebilsin, dilerse yumurta. Yahut bir ağaç düşünüz, hangi meyveyi istese onu verebilsin. Cebrail gibi büyük bir melek dahi dilerse Azrail, isterse Mikail olamıyor. Ama insan nev’ine böyle bir imkân tanınmış. Maneviyat sahasında birbirinden farklı nice mürşitler yetiştiği gibi, fen ve tekniğin çeşitli dallarında da birçok bilim adamı yetişmiş ve bunlar birbirinden farklı çok sayıda buluş gerçekleştirmişler. Konuya meslekler bazında yaklaştığımızda da birbirine benzemeyen, hatta birbirine zıt, nice iş sahaları ve bunları icra eden insanlar görürüz; işçisinden işverenine, çiftçisinden öğretmenine, manavından kuyumcusuna kadar. Bütün bunları yapanlar insandırlar. Ve bunların tümü insan istidadının birer ürünüdür. Şu var ki, her bir insan bu külli ve geniş istidadının tümünü sümbüllendirme gücüne ve imkânına sahip değil; bütün ilim dallarında mütehassıs olamıyor. Onun için, insanlar güzel bir iş bölümü yaparak, değişik konularda ihtisas yapıyor ve derinleşiyorlar. Bilim adamlarının her biri, kâinat kitabının bir harfini, yahut bir kelimesini bütün incelikleriyle kavramaya çalışıyor. Bu büyük gayretler neticesiz kalmıyor ve Allah’ın lütfuyla bir takım keşifler yapabiliyorlar. Bunları birer İlâhî ihsan ve ikram olarak değerlendirmek ve böyle harika bir mahlûk yarattığı için de O’nu hamd ve sena etmek durumundayız. Gerçek bu iken, bazı konularda ölçünün kaçırıldığını, kazanılan başarılara “yaratma” denilerek haddi tecavüzün en aşırısına sapıldığını müşahede ediyoruz. Bunlardan birisi de “klonlama” denilen “genetik kopyalama” hadisesi. Bu da fennin ulaştığı ayrı bir zirvedir. Faydaları ve zararları ilgili bilim adamlarınca tahlil edilir, konunun fıkıh yönü de yine bu sahanın alimlerince hükme bağlanır. Ben ikisine de girecek değilim. Sadece yapılan bu işin “yaratma” kelimesiyle ifade edilmesinin son derece yanlış olduğu üzerinde biraz durmak istiyorum. Bu konuda büyük tefsir alimi Elmalılı Hamdi Yazır’ın şu güzel tespitlerini aktarmak isterim. “… Bu esbaba mebni, tayyareleri yaparız, fakat bir çimeni, bir böceği, serçenin bir tüyünü yapamayız. Acaba mümkin değil midir? Mümkin olmasa idi vücuda gelmezdi. Allah tealâ onları evvelen ve bizzat, sonra maddeleri, tohumları vasıtasıyle yarattığı gibi bizim elimizle de yaratabilir. Nitekim, peygamberlerin ellerinde yapabileceğine dair numuneler de gösterdiğini Kur’an haber de veriyor. ….. Bunun için ulum ve fünun-u tabiiye, bizim kudretullah hakkındaki yakinimizi … yıkacak değil, takviye edip tevsi edecek (genişlendirecek) delail (deliller) telakki edilmek lazım gelir. ….. Sudan ateş, ölüden diri çıkar mı, biiznillah (Allah’ın izniyle) çıkar. Hayat yapılır mı, biiznillah yapılır. Göklere çıkılır mı, biiznillah çıkılır. ….Lakin iki kere iki tek olur mu, olmaz. Cüz küllünden (parça bütünden) büyük olur mu, olmaz. ….İnsan bizzat halık (yaratıcı) ve bizzat mabud olabilir mi olmaz. O Allah’ın izniyle kuş da yapsa, ölüleri de diriltse yine kuldur, yine kuldur.”
— Hak Dini Kur’an Dili, Cilt 1, s.202-203
Genomu yaratan ve onda ait olduğu cismin bütün özelliklerini yazan kim ise, insana onu kopyalama kabiliyeti veren ve onun eliyle o kopya varlığı yaratan da yine O’dur. “İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi…” — Şualar Kâinatı yaratan kim ise insanı ve insanın işlerini de yaratan yine O’dur. Çünkü yaratma ancak ona mahsustur. Güneşi yaratan O olduğu gibi güneş ışığını yaratan da yine ancak O’dur. Ağacı O yarattığı gibi meyveyi de yine O yaratmıştır. Işık vermek güneşin, meyve vermek ağacın bir fiili olarak görüldüğü gibi, görme, işitme, yürüme, düşünme, sevme, inanma da insanın fiillerindendir. Bütün bu fiilleri yaratan Allah’tır. Şu var ki, insan yapacağı işe karar vermede, onu yapıp yapmamada, serbest bırakılmıştır. Bu yönüyle farklı bir mahluktur. Bir işe karar verdi mi Allah’ın ihsan ettiği akılla, yine Onun yarattığı bedenle ve bu alemde yaratılmış bulunan birçok varlığı kullanarak çalışmakta, sonunda o işi başardığında ortaya yeni bir eser koyabilmektedir. Bunun “yoktan var etme” manasındaki “yaratma” ile bir ilgisi yoktur Şu var ki, günümüzde yeni bir şey ortaya koymaya da, yanlış olarak, “yaratma” denilmektedir. Bizim muhatabımız bu yanlışı yapanlar değil, fennî buluşlara bilerek “yaratma” diyen, bununla da kalmayıp, bu başarıları ateizm hesabına kazanılmış birer zafer olarak takdim etmeye çalışan kesimdir. Nur Külliyatı’nda, peygamber mucizelerinin bir hikmetinin de insanları o harikaların taklitlerini yapmağa teşvik olduğu şu cümlelerle ders verilir: “Kuran-ı Hakim, enbiyaları, insanın cemaatlerine terakkiyat-ı maneviye cihetinde birer pişdar ve imam gönderdiği gibi, yine insanların terakkiyat-ı maddiye suretinde dahi o enbiyanın her birisinin eline bâzı harikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir. Onlara mutlak olarak ittibaa emrediyor. İşte enbiyaların mânevî kemalâtını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu’cizatlarından bahis dahi, onların nazirelerine yetişmeye ve taklitlerini yapmaya bir teşviki işmam ediyor.”
— Sözler, Yirminci Söz
Yine Nur Külliyatı’nda kâinatta hüküm süren kanunlar için şeriat-ı fıtriye tabiri kullanılır. Kur’an-ı Kerim gibi bu kâinatın da Allah’ın bir kitabı olduğu nazara verilir. Kâinattaki kanunların “irade” sıfatından, Kur’andaki hükümlerin ise “kelam” sıfatından geldiği ders verilir. Buna göre, bütün fenler kâinat kitabının tefsiri hükmündedirler. Nur Külliyatı’ndan Dokuzuncu Şua’da ise, insan nevinin “kâinatın hikmet-i hilkatı ve büyük neticesi ve kıymetli meyvesi ve arzın halifesi olduğunu fenleriyle, san’atlariyle gösterdiği ve sâni-i âlemin mu’cizeli san’atlarını gayet güzelce teşhir ve tanzim ettiği için, isyan ve küfriyle beraber dünyada bırakılıp azabının tehir edildiği” ifade edilir. Gerçek bu iken, fennin bazı buluşlarını dine karşı kazanılmış bir başarı gibi görmek ve göstermek hem İslam’dan gafil olmanın hem de haddini bilmemenin alametidir.
—ek —

İlim ve Teknikteki Harika Buluşlara Bakış Açımız
Klonlama ve benzeri bazı konulardaki bir takım yersiz itirazlara, yahut yanlış değerlendirmelere cevap olmak üzere, Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinden bir bölümü aşağıda naklediyoruz (202 ve 203. sayfalar). (Dipnotları tefsir profesörü Şadi Eren Bey’e aittir.) “…Biyoloji, Tıb ve benzeri bilimler henüz yakînî değildir. Bu sebeplerden dolayı uçakları yaparız, fakat bir çimeni, bir böceği, serçenin bir tüyünü yapamayız. Acaba mümkün değil midir? Mümkün olmasaydı vücuda gelmezdi. Allah Teâlâ onları evvelen ve bizzat; ve daha sonra maddeleri ve tohumları aracılığıyla yarattığı gibi, bizim elimizle de yaratabilir. Nitekim peygamberlerin ellerinde yapabileceğine dair örnekler de gösterdiğini Kur’ân haber veriyor: “Hani benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyor, içine üflüyordun, benim iznimle kuş oluyordu.”
— Maide, 5/110.
Bunun için ve tabiat ilimleri ve fenleri, bizim, Allah’ın kudreti hakkındaki yakînimizi ve imkân-ı zâtî hususundaki imanımızın genişliğini yıkacak değil, kuvvetlendirip genişletecek deliller kabul edilmek lâzım gelir. Fenleri kendi sınırları içinde takip etmeli ve geliştirmeliyiz. Fakat onlara inanırken, hiçbir zaman “Allah’ın kudretini tükettik, dünya ve ahireti bitirdik” zannetmemeliyiz. Yakîniyat-ı âdiyyyeye, yakîniyat-ı zarurîyeyi feda eylememeliyiz. Biz var isek, bizim ilmimiz varsa, Allah Teâlâ ve O’nun ilim ve kudreti daha önce var. Bugünkü görülen âlem varsa, yarınki gayb âlemi de tabiatıyla vardır. Bugün olmayanlar, yarın olur. Bugün inanmadıklarımıza yarın inanmak mecburiyetinde kalırız. Hiç yanılmamak, hiç şaşmamak, bütün bütün ümitsizliğe düşmemek istiyorsak hiçbir hâdisenin yıkamayacağı, hiçbir şüpheciliğin ortadan kaldıramayacağı en hak ve en küllî esaslara iman etmeliyiz ki, yakîn dairemiz daralmasın; ilim ve fenni boğmayalım; imkân sahasını kısıtlamayalım; mümküne, imkânsız demeyelim; hayır yerine şerre koşmayalım. Yoksa imkânsız zannettiklerimizin imkânını, hatta vukuunu gördüğümüz zaman perişan oluruz. Sudan ateş, ölüden diri çıkar mı? Biiznillah çıkar. Hayat yapılır mı? Biiznillah yapılır. Göklere çıkılır mı? Biiznillah çıkılır. Kabirde soru sorulur mu? Biiznillah sorulur. Ölen dirilir mi? Biiznillah dirilir. Fakat “İki kere iki, tek olur mu?” Olmaz. Bir şeyin parçası kendisinden büyük olur mu? Olmaz. Malûl illetini geçer mi? Geçmez. İnsan bizzat yaratıcı ve bizzat mabud olabilir mi? Olamaz. O, Allah’ın izniyle, kuş da yapsa, ölüleri de diriltse yine kuldur, yine kuldur. Bütün imkânlar, Allah’ın kudreti dâhilindedir. Ve istikbal (gelecek) dediğimiz zaman sonsuzdur ve o sonsuzda bizim nice maceralarımız ve sorumluluklarımız olacaktır. Ve işte Hazreti Muhammed (s.a.v.), bize mutlak olan bu küllî imanı, bu tevhid inancını ve buna göre salih ameli öğretmek için gönderilmiştir. Ona iman edenler hiçbir zaman aldanmazlar, her zaman yakîn sahibi olurlar.”

Popüler İçerikler

To Top